Bekir Turgut

Eskiler, “Ramazan bir insanın ömründe iki defa dolaşırmış”derlerdi. Ne demek istediklerini çok düşünmezdim. Ömür uzun, yine gelir diye düşünürdüm.

Yaş 70’i geçince düşündüm ki; meğerse Hicri yıl, 354- 355 gün sürdüğü ve Miladi takvime göre oluşan 10 günlük fark dolayısıyla; Ramazan, her 33 yılda bir devrederek aynı güne, aya ve mevsime rastlarmış.

Ben çocukluğumun ilk Ramazanının bu aylara denk geldiğimi hatırlıyorum. Köyümüzden, yaylaya gidenler veya sürüsüyle dönen çobanlar, dağ eteklerinden, erimemiş karları torbalarında getirirler; konum komşuya dağıtırlardı. O zamanlar buzdolabı da olmadığı için çok makbule geçer iftarda pekmezle karıştırıp şerbet yapar içerdik. Bir de sahurda mutfaktan gelen saç, senit ve oklava tıkırtısı; yapılan tahinli- tereyağlı katmerlerin lezzeti; içilen hoşafın tadı ile rahmetli anacığımın ibadet hazzındaki telaşı hiç aklımdan çıkmadı. Tahin ile şekeri pazardan alırdık. Onun dışında ne varsa ya anamın hüneriydi, ya da babamın emeğiydi. Ne büyük zenginlik!!! Ne petrol fiyatlarında yapılan ayarlama; ne doğalgaza yapılan zam konuşulurdu. Ne de soygun için onlarca, yüzlerce, binlece adam kiralamış, kapıda bekleyen marketçi vardı. Ama halimizden anlayıp borç veren köşede bir bakkalımız vardı. Komşunun radyodundan Kur’an dinler, teravihi camide kılardık. Gece aydınlıksa bir de kemik oyunu oynardık. Televizyon daha icad olmamıştı. O yıllarda ABD’de neredeyse her evde televizyon olduğunu çok sonraları öğrendik. Her cemaatin kendine has bir televizyonu, bir propogandası yoktu. Amelde mezhebimiz İmam-ı Azam Ebu Hanife, itikatta mezhebimiz İmam-ı Maturidiydi. Her ne kadar ayrıntısını bilmesek de öyle ezberlemiştik. En azından kavga yoktu, gürültü yoktu. Köy ve mahallelerimiz Sünni ve Bektaşi diye ayrışmamış, hepimiz tek millettik. Sağcılık, solculuk da yoktu. Sonradan çıktı. İşte çocukluğumun Ramazanlarından aklımda kalanlar.

İlkokuldan sonra yatılı bir mektepte okumuştum. Bugün, gurbetin kıcağında , devletin şefkatinde geçirdiğim gençlik yıllarımı da hatırlıyorum. O yıllarda arkadaşlarımızla hep birlikte uyandığımız/ uyandırıldığımız sahurları,, sabır, dua ve şükrü öğrendiğimiz iftarları özlüyorum. Kimsenin, kimseye din pazarlamadığı, kimsenin kimseyi oruçlu, oruçsuz diye sorgulamadığı, günlerde büyüdük ve bugünlere geldik. Hıristiyanla, müslümanın birlikte yaşadığı: Kilise ile Caminin yan yana olduğu günlerden kalma hatıralar anlatılırdı, okurduk. Ne güzel günlermiş. Müslümanla müslümanın savaştığı günler, uygarlığın icadı. Ukrayna’daki boğuşma da öyle.... İnsanlık ise savaşa değil, barışa muhtaç.

Yine bugün anlıyorum ki Ramazan; bizim ömrümümüzdeki iki mevsimlik devrini tamamlamış. Belli ki, bir mevsimlik daha saltanatımız olmayacak. Veya 2055’i beklemek gerekecek. Ona da ömür yetmeyecek.

Rabbim, hep birlikte geçirdiğimiz iki bahardan razı olmuşsa eğer; gelecek üçüncü baharın artık önemi yok derim.

Yahya Kemal’in ifadesiyle:

Dönülmez akşamın ufkundayız.Vakit çok geç;

Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!

Sedat bey kardeşimin, bütün İslam aleminin ve dostlarımın Ramazan-ı şerifini tebrik ediyorum. Huzur içinde, bereket ve güzellikle geçen bir ay diliyorum.

Kendimizden önce komşumuzun iyiliğini istersek eğer; belki o zaman kardeşliği tadabilir ve yekvücut bir millet; barış içinde yaşayan uygar bir dünya olabiliriz.

Bu da benim Ramazan duam olsun!