Darbe Darbe Üstüne - Milli Güç

Reklamlar

loading...

Darbe Darbe Üstüne

Mahir Ünlü

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, ölümüne kadar on beş yıl görevde kalmıştı. Asker olarak TBMM hükümetinin başında kaldığı üç yılı da buna eklersek 18 yıl memleketi idare etmişti. Bunun üç yılı savaşla, iki başlı idare (İstanbul’da padişah, Ankara’da meclis) ile geçmişti. On beş yıl sivil bir idare kuran Atatürk, milletvekillerinden asker menşeli olanların siyaset veya askerlikten birini tercih etmelerini istemişti.

1938 Yılından sonra İsmet İnönü on iki yıl devletin başında kaldı. İyi bir ikinci adam olan İsmet Paşa, büyük savaşa katılmama dışında fazla bir başarı gösteremedi. Ancak Atatürk’ün denediği ama başarılı olamadığı çok partili siyasi hayata geçişi gerçekleştirdi ve iktidarı kaybettiğinde de seçilenlere mızıkçılık yapmadan yönetimi teslim etme olgunluğunu gösterdi.

Demokrat Parti iktidarında Bayar-Menderes ikilisinde kendine güven eksikti. Kanuna uygun olarak paralara yeni cumhurbaşkanının resmini basamadılar. Asayişi sağlamakta zorlandılar. Atatürk büstlerini bile korumak için 5816 sayılı “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun”u çıkarmak zorunda kaldılar. Bugün birçok kişi bu kanunu tek parti döneminden kalma zannetmektedir.

Demokrat partideki kendine güven eksikliği Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hükumete bağlılığını da sarstı. İktidarı kaybetme korkusuna düştükleri 1957 yılından itibaren darbe senaryoları konuşulmaya başlandı. Beklenen darbe 1960 yılında geldi. Menderes-Zorlu-Polatkan üçlüsünün idamıyla sonuçlanan ve onlara milletin gözünde belki de hak etmedikleri payeleri veren acı hadiseler yaşandı. Normal bir dönemde onların işlediği suçlar birkaç ay hapisle cezalandırılırdı.

1971 Yılında gerçekleşen 12 Mart muhtırası, bir sol darbeye karşı rütbeli subayların bir karşı tedbiridir. 1960 İhtilalinde generallerin binbaşılara darbecilerin unvanı olan Milli Birlik Komitesi üyesi sıfatı sebebiyle selam verme mecburiyetinde kalması onların psikolojisine işlemişti. Darbenin sivil ayağında olan sözde aydınlar yerine onların simgesi saydıkları üç genci de idam ettiler. Onlar kanunen suç sayılan fiilleri işlemişlerdi ama normal bir dönemde onların işlediği suçlar da birkaç yıl, en ağırı 24-30 yıl hapisle cezalandırılırdı.

1980 Darbesi ise bambaşkaydı. “Bağımsız Türkiye” sloganları olsa da içlerinde Leninci, Maocu, Marksist diye nitelendirilen fraksiyonlara bölünen sol ile onları fikir münakaşasına davet eden ama her seferinde kurşunlanan Türk milliyetçileri birbirine kırdırılarak darbenin olgunlaşması, benimsenmesi sağlanmıştı.

Sivas, Çorum, Maraş, İzmir Tariş olayları ile insanlar milliyetçi ve sosyalist düşüncelerden bezdirilmişti. Darbenin daha fazla benimsenmesi için şimdi adı PKK olan “Apocular” teşkilatının Güneydoğu Anadolu’da eylem yapmasına göz yumulmuştu. Zamanın başbakanı Süleyman Demirel’in talebine rağmen Siverek ilçesinde bir komando birliğinin konuşlandırılması bile savsaklanmıştı.

12 Eylül 1980, Cuma. İstanbul’un Fatih ilçesinde bir yurtta uyuyorduk. Sabah erkenden arkadaşlarım seslendi. “Kalk! İhtilal olmuş.” Uyku tatlıydı. Saat sekizi geçtikten sonra darbeli bir güne uyandım. Gece saat iki sıralarında karşı binada oturan subayları askeri araçlar almıştı. Demek ki bunun içinmiş. Sokağa çıkma yasağı konmuştu. Yurtta aç mideler ekmek bekliyordu. Gerçi fırından çıkan ekmekleri asker apartmanlara dağıtıyordu ama bizim yurdun kapısı mühürlüydü. Arka kapıdan girip çıkıyorduk. Bize ekmek gelemezdi. Fırına gitmek bize kaldı. Gittim. Bir kasa, yaklaşık  26 tane tazecik ekmeği kaptım. Bir postal darbesi yapıştı sırtıma ama ekmeği kurtarmıştım. Öğle oldu. Cuma namazına sokağa çıkmak yasak da olsa gidilecekti. Zorluk çıkarmadılar. Tek değişiklik, Bâli Paşa Camii imamının boyunbağı takmış olmasıydı.

12 Eylül darbesi yüz binlerce gözaltı ve tutuklama, işkenceyle alınan ifadelerle mahkumiyetlerle asayişi sağladığını iddia etmişti. Suçlu, suçsuz demeden gençler idam ediliyordu. Yaşı küçük olanın yaşı büyütülüyordu. Onların adalet anlayışı suçlu, suçsuzla ilgili değildi. “Bir soldan, bir sağdan” diyordu devletin başı. “Asmayalım da besleyelim mi?” diyordu kendileri.

Üniversitelere kılık kıyafet yönetmeliği dayatmıştı cuntacılar. Türk milliyetçileri bu dayatmaya karşı yürüyüş ve telgraf eylemleri yapmış, bir kesim susmuştu. O susan kesim 1983’te Evren-Aldıkaçtı  anayasasına da “evet” demişti.

Türkiye’de idam cezası ABD ve özellikle Avrupalıların isteği üzerine bebek katili ve terörist başı olarak tanıdığımız imtiyazlı mahkumu kurtarmak için kaldırılmıştır.

Yıllar yılları kovaladı. 12 Eylül cuntacılarının uygulamalarından biri haşin güvenlik soruşturmalarına takılmamak için 1986 yılını beklemek zorunda kalmıştık. O yılın sonunda güç bela atanmıştım.

28 Şubat 1997 postmodern darbesini öğretmen olarak yaşadık. Nedense generaller yine kıyafetle uğraşıyorlardı. Yüksek hakimler ve bazı sermaye de yanlarındaydı. Halk oyunları ekibindeki kızların yemenileri bile onları rahatsız ediyordu. Bugün şikayet ettikleri ne varsa onlara karşı içten içe biriken halk tepkisinin ürünüdür.

12 Eylül 1980 tarihinin üzerinden geçen kırk yılda milletçe ders almadığımızı, yaşananları bile gerçekçi gözle değil, temenni ettiğimiz gibi anlatıp yorumladığımız üzüntüyle görüyorum.

Son Güncelleme : 12 Eylül 2020

Mahir Ünlü

Mahir Ünlü

Bu konuyla ilgili yorumunuzu yazın