Türkiye'de Aşı Üretimi ve Polemikler – Milli Güç - Milli Güç

Türkiye’de Aşı Üretimi ve Polemikler

Aşı, hastalıklara karşı bağışıklık sağlamak maksadıyla insan veya hayvan vücuduna verilen, zayıflatılmış hastalık virüsü, hastalık etkeninin parçaları veya salgıları ile oluşturulan çözeltidir. Mikroplar veya virüslerce oluşturulan direnç ile  bağışıklık sistemi hastalıkları yenmemizi sağlar.

Dünya coronavirüs salgını nedeniyle teyakkuz halinde! Dünya genelinde 180 binden fazla koronavirüs vakası tesbit edilmiş. Bunlar bilinenler. Bilinmeyenler bu rakamın kaç katıdır? 155 ülkede görülen coronavirüs ile ilgili son dakika haberler peş peşe gelirken coronavirüs aşısı ise merak konusu haline geldi. Küba bile kansere karşı ilaç bulmuşken, korona virüsüne karşı aşı araştırması yaparken bizim aşı üretimimiz özel sektör olarak nitelenen yakınlarımız kazansın diye aşı üretimini sona erdirmemiz affedilecek bir hata değildir.

Çin’de yeni tip koronavirüse (Kovid-19) karşı geliştirilen bir aşıya klinik denemeler için onay verildi. Çin devlet televizyonu CCTV’nin haberine göre, Askeri Tıp Akademisinden bir araştırma ekibi tarafından geliştirilen aşının güvenlik, etkinlik ve kalite denetimlerinden geçirildiği, ayrıca seri üretim için ön hazırlıkların başladığı belirtildi.

Türkiye’de aşı üretimi var mı? Yoksa var mıydı? Var idiyse ne oldu da üretim durduruldu?

Kurumlar bu sorunun cevabını verirken iktidara yakın olan başka olmayan başka cevap veriyor. 

Biz burada iki kurumun, Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü ve Türk Tabibler Birliği’nin görüşlerini ele aldık.

Anlaşılan o ki aşı üretimi özel sektöre bırakılmış. Alım garantisiyle. Hani şu geçenden para geçen olmazsa hazineden para ile yapılan ve normal maliyetin birkaç katına yaptırılan köprü, yol ve şehir hastaneleri gibi. Ama yabancıya (!) gitmemiştir. Mutlaka bizden birine (!) verilmiştir. Kağıt gibi, hastane gibi, köprü ve yol gibi, havalimanı gibi…

Ülkemizde aşıya bakış açısını aşağıdaki haberin içindeki bir cümlede bulunuz:

Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, Sağlık Bakanlığınca önerilen aşılar hakkında aile hekimlerini bilgilendirmek amacıyla Antalya’da düzenlenen 9. Uluslararası Katılımlı Aile Hekimliği Kongresi’ne katıldı. Aile hekimlerinden aşılamanın önemini vatandaşlara anlatmalarını isteyen Ceyhan, Türkiye’de aşı alanında yapılan çalışmalar hakkında bilgi verdi.

Türkiye’nin 1800’lü yılların sonunda aşı üreten üç ülkeden biri konumunda olduğunu anlatan Ceyhan, cumhuriyetin ilk yıllarında 22 çeşit aşı üretildiğini, ancak yıllar sonra teknolojiye uyum sağlanamaması nedeniyle üretimin bırakıldığını ifade etti.

Son yıllarda milli aşı üretimi için önemli adımlar atıldığını belirten Ceyhan, sağlık camiasını heyecanlandıran gelişmelerin olduğunu bildirdi.

İlk olarak difteri ve tetanoz aşısı için çalışmaların başladığını söyleyen Ceyhan, Bakanlık ile yerli bir firma arasında 3 yıl önce sözleşme imzalandığını anımsattı. Ceyhan, firmanın da Ankara’da antijen üretim ve aşı dolum tesisi için çalışmalarına başladığını kaydetti. Çalışmaların tamamlanmak üzere olduğunu dile getiren Ceyhan, “Difteri ve tetanoz için 2019’dan itibaren Türkiye’de üretilen aşı kullanılmaya başlanacak.” diye konuştu.

Bunun dışında halk arasında zatürre aşısı olarak bilinen her çocuğa yapılan konjuge pnömokok aşısı için de antijenlerin dışarıdan gelerek, İstanbul’daki bir merkezde işlendiğini dile getiren Ceyhan, beşli karma aşısının da Türkiye’de şişelendiğini, lokal olarak hepatit A aşısı ile ilgili çalışmalar da bulunduğunu bildirdi.

Aşı üretiminin sadece ülkenin ihtiyacını karşılaşacak şekilde düşünülmemesi gerektiğine işaret eden Ceyhan, aşı yaparken gelir elde etmenin de hedeflenmesi gerektiğini belirtti. Ceyhan, yüksek teknolojideki aşıların da üretilmesi ve yaygınlaştırılmasının önemine vurgu yaptı.

“AVRUPA’DA 50 ÜLKEDEN SADECE 5’İNDE”

Avrupa’da 50 ülkeden sadece beşinde aşı üretilebildiğini aktaran Ceyhan, “Şu anda paranız var, gidip aşıyı alabiliyorsunuz ama paranız olsa bile aşıyı alamayabilirsiniz. Biz bu gözle baktığımız için ‘milli aşı üretimi’ diye seferberlik başlattık. Sadece üretime başlamak önemli değil, o teknolojiyi sürdürmek, geliştirmek de önemli.” dedi.

Aşılamanın hiçbir ilaçla kıyaslanamayacak kadar çok önemli bir konu olduğunu vurgulayan Ceyhan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İnsanlar yeni bir şey zannediyorlar ama aşılama bizim geleneksel tıbbımız. Bugün halk arasında bilinen hacamat, kupa, sülük, akupunktur gibi tedaviler bizim geleneksel tıbbımız değil, bunlar bize dışarıdan gelmiş. Halbuki aşılar atalarımızın Orta Asya’dan getirip, İngilizler aracılığıyla dünyaya öğrettikleri bir uygulama. Şu anda dünyada küçüklü büyüklü bütün ülkeler bir şema dahilinde ekonomik imkanlarına göre birçok hastalığa karşı aşıyla korunmaya çalışıyorlar. Hiçbir ülke ‘aşı yaptırmayalım’ demiyor. Herkes program dahilinde uyguluyor.”

Aşılama ile dünyada 3 milyon çocuğun ölümden kurtulduğunu belirten Ceyhan, daha doğru bir planlama ile 2 milyon çocuğun daha hayatının kurtulabileceğini söyledi.

“AŞI, EN UCUZ SAĞLIKLI KALMA YÖNTEMİ”

Türkiye’de çocuk ve bebeklerdeki aşılanma oranlarının yüzde 96-98 civarında olduğunu dile getiren Ceyhan, yetişkinlerde aşılamanın yeterli düzeyle olmadığını bildirdi.

“Türkiye’de yetişkin aşılama çok kötü durumda. Maalesef yüzde 70-75 seviyelerde. Grip aşısı için yüzde 4, zatürre aşısı için ise yüzde birlerin altında. Yetişkinlerde de başarılı bir aşılama uygulayabilirsek milyonlarca yetişkini aşıyla korunabilen hastalıklardan koruyabilir, ölümlerden kurtarabiliriz.” diyen Ceyhan, bu açıdan aşı güvenliğinin çok iyi bilinmesi gerektiğini kaydetti.

“Aşıda yan etki” olarak konuşulan iddiaların doğru olmadığını savunan Ceyhan, “En ucuz sağlıklı kalma yöntemi. Bunu hiçbir ilaçla kıyaslamak mümkün değil.” dedi.

Vatandaşın da Sağlık Bakanlığının önerdiği aşıları yüksek oranda uygulandığını belirten Ceyhan, duyarlılığın daha da artırılması için hekimlerin daha hassas davranmalarını istedi.”

Aşı yaparken gelir elde etme peşine düşerseniz hastalık geldiğinde aşıdan 100 yılda elde edilecek geliri bir ayda kaybedersiniz.

Haydi şimdi Halk Sağlığı Genel Müdürlüğünün sayfalarına gidelim:

Türkiye’de Aşının Tarihçesi

Ülkemizde aşı üretimi için çalışmalar ilk Osmanlı İmparatorluğu Döneminde başlamıştır. 1721 yılında İngiltere Büyükelçisinin eşi Lady Mary Montagu ülkesine yazdığı bir mektupta İstanbul’da çiçek hastalığına karşı “aşı denilen bir şey” (varilasyon metodu) yapıldığını hayretle bildirmektedir. Bu mektup aşı yapımına ilişkin ulaşılmış en eski belgedir.

Aşı üretim çalışmalarını yürütmekte olan Pasteur, çalışmalarını sürdürebilmek için dönemin devlet başkanlarına maddi katkı için yazı yazar, yazılardan birinin 2. Abdülhamit’e ulaşması sonrasında, 2. Abdülhamit yardım yapabileceğini ancak çalışmalarını İstanbul’da sürdürmesini ister, bu teklif Pasteur tarafından kabul görmeyince ikinci teklif oluşturulur, Pasteur’a Mecidiye Nişanı ile birlikte 10.000 altın (bazı kaynaklarda 800 lira olarak geçiyor, ama baktığınızda dönemin İstanbul’unda yaklaşık 180-200 ev parası karşılığı) yollanır, aynı zamanda Osmanlı’dan 3 kişinin de yanına asistan olarak yetiştirilmesi istenir.

Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şâhâne’den müderris Alexander Zoeros Paşa’nın başkanlığı altında, Kaymakam (yarbay) Dr. Hüseyin Remzi ve Kaymakam (yarbay) Veteriner Hüseyin Hüsnü beylerin gönderilmesine karar verilir. Daha sonra bu ekip çalışmalara temel teşkil etmesi için “kuduz mikrobu” enjekte edilmiş bir kemik iliği ile Osmanlıya geri döner. 1887’nin Ocak ayında Zoeros Paşa’nın kliniğinde Daûl-Kelp ve Bakteriyoloji Ameliyathanesi (Kuduz Tedavi Müessesesi) kurulur. Bu kurum dünya’da üçüncü, doğunun ise ilk kuduz merkezi olmuştur. Daha sonra bu merkez difteri serumu da üretmiştir.

Ülkemizde aşı üretimi için çalışmalar ilk Osmanlı İmparatorluğu Döneminde başlamıştır. 1721 yılında İngiltere Büyükelçisinin eşi Lady Mary Montagu ülkesine yazdığı bir mektupta İstanbul’da çiçek hastalığına karşı “aşı denilen bir şey” (varilasyon metodu) yapıldığını hayretle bildirmektedir. Bu mektup aşı yapımına ilişkin ulaşılmış en eski belgedir.

Aşı üretim çalışmalarını yürütmekte olan Pasteur, çalışmalarını sürdürebilmek için dönemin devlet başkanlarına maddi katkı için yazı yazar, yazılardan birinin 2. Abdülhamit’e ulaşması sonrasında, 2. Abdülhamit yardım yapabileceğini ancak çalışmalarını İstanbul’da sürdürmesini ister, bu teklif Pasteur tarafından kabul görmeyince ikinci teklif oluşturulur, Pasteur’a Mecidiye Nişanı ile birlikte 10.000 altın (bazı kaynaklarda 800 lira olarak geçiyor, ama baktığınızda dönemin İstanbul’unda yaklaşık 180-200 ev parası karşılığı) yollanır, aynı zamanda Osmanlı’dan 3 kişinin de yanına asistan olarak yetiştirilmesi istenir.

Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şâhâne’den müderris Alexander Zoeros Paşa’nın başkanlığı altında, Kaymakam (yarbay) Dr. Hüseyin Remzi ve Kaymakam (yarbay) Veteriner Hüseyin Hüsnü beylerin gönderilmesine karar verilir. Daha sonra bu ekip çalışmalara temel teşkil etmesi için “kuduz mikrobu” enjekte edilmiş bir kemik iliği ile Osmanlıya geri döner. 1887’nin Ocak ayında Zoeros Paşa’nın kliniğinde Daûl-Kelp ve Bakteriyoloji Ameliyathanesi (Kuduz Tedavi Müessesesi) kurulur. Bu kurum dünya’da üçüncü, doğunun ise ilk kuduz merkezi olmuştur. Daha sonra bu merkez difteri serumu da üretmiştir.

1931 yılından itibaren 1996 yılına kadar tetanoz ve difteri aşıları üretilmiştir.
1937’de kuduz serumu üretilmeye başlanmıştır.
1940 yılında kolera salgını için Çin’e aşı gönderilmiştir.
1942 yılında tifüs aşısı ve akrep serumu üretimi başladı.
1947`de Biyolojik Kontrol Laboratuarı kuruldu.
1950`de İnfluenza laboratuarı Dünya Sağlık Örgütü tarafından Uluslararası Bölgesel İnfluenza (grip) Merkezi olarak tanındı ve influenza aşısı üretimine geçildi.
1976`da Kuru BCG aşısının deneysel üretimi başladı. 1983`te kuru BCG aşısı üretimine geçildi.

Kurtuluş savaşı sırasında zor koşullar altında da hayvan ve insan aşıları üretilmeye devam edilmiştir. İstanbul’un işgali sonrasında aşı merkezi önce Eskişehir, daha sonra da Kırşehir’e taşınmıştır. Aynı dönemde Afyon’da da çiçek aşısı üretilmeye devam edilmiştir. Erzurum’daki
serum laboratuvarı Rus işgali sırasında Halep, Niğde, Sivas ve Erzincan’a taşınmış. Kastamonu’da da aşı üretimi yapılmıştır.

Benzeri üretim Cumhuriyet döneminde de devam etmiş, 1928’de Hıfzısıhha Enstütüsü ile üretim merkezileştirilmiştir. 1940’lı yıllara kadar tifo, tifüs, difteri, BCG, kolera, boğmaca, tetanoz, kuduz aşıları seri üretimle oluşturulmuştur. 1968’de kurulan serum çiftliğinde tetanoz, gazlı gangren, difteri, kuduz, şarbon akrep serumları da üretilmiştir. Ülke de hastalıkların yok olması ile 1971’de tifüs, 1980’de çiçek aşısı üretimi sonlanmıştır.

Ülkemizde aşı üretimi 1996’da DBT ve kuduz aşısı, 1997’de BCG aşı üretiminin kesilmesi ile
sona ermiştir. Osmanlı İmparatorluğunda ilk aşı üretimi ve uygulanmasının başından beri aşı lojistiği, uygulanması ile hastalıkların önlenmesi ücretsiz olarak Devlet eliyle yürütülmektedir.
Aşı üretiminin sona ermesi ile aşılar satın alınarak temin edilmektedir. İki binli yıllarda aşıların Türkiye’de üretimi konusunda tekrar ilgi artmıştır.
2009 yılında beşli karma (DaBT-IPV-Hib), 2011 yılında dörtlü karma (DaBT-IPV) 3 yıllık alımı yapılırken kademeli olarak paketleme ve enjektöre dolum teknolojisi ülkemize getirilmiştir.
2010 yılında zatürre aşısı (KPA-Konjuge Pnömokok) yine 3 yıllık alım garantisi karşılığı paketleme, enjektöre dolum yanında formulasyon teknolojisinin de ülkemize getirilmesi sağlanmıştır.
Halen yerli bir firma tarafından akrep ve yılan antiserumları da üretilmektedir.

2015 yılında yedi yıllık alım garantisi ile tetanoz ve difteri aşılarının kademeli olarak antijen üretimine kadar yapılması planlanmıştır. 2018 yılı içerisinde dolumu yapılırken 2019 yılında antijenin tamamen milli olarak üretilmesi beklenmektedir.

Bakanlığımız bünyesinde Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü tarafından halen akrep ve difteri serum üretimi devam etmektedir. Bunun yanında öncelikle diğer stratejik serumlar ile hepatit A, Hepatit B, Suçiçeği aşısı milli aşı üretimleri de hedeflenmektedir.

Konunun bir başka ilgilisi Türk Tabibler Birliği Ne Diyor:

TARİHTEN ÖĞRENECEK ÇOK ŞEY VAR

Dünya’da Aşı Gelişimindeki Kilometre Taşları

Tarihte aşı konusunda ilk uygulama, M.Ö. 590 yılında Çin’de Sung Hanedanı döneminde çiçek hastalığından korunmak için, ciltteki iltihaplı maddenin sağlıklı kişilerin burnuna verilmesi olarak bilinmektedir. Sistematik aşılama ise yine çiçek hastalığına karşı bazı kaynaklarda 1796, bazılarında ise 1798 yılında Edward Jenner tarafından başlatılmış ve günümüze kadar dev adımlarla ilerlemiştir. Tablo 1’de geliştirilen tüm aşıların adları, aşı araştırmalarını yapan ya da aşıyı geliştiren kişiler ve insanda uygulanma tarihleri verilmiştir.

Osmanlı Döneminde İlk Çiçek Aşısı

Bu topraklarda deneme yanılma yoluyla aşı uygulamalarının tarihi 1700’lere uzanmaktadır. O zamanlar Edirne’de çiçek hastalığına tutulmuş biri bulunup, döküntülerindeki irin, çiçek çıkarmamış çocuklara aşı yapmak üzere toplanırmış. Geleneksel olarak bu işi yapan aşıcı kadınlar, ceviz kabuklarında ya da incir yapraklarında hastaların döküntülerinden alınan irini biriktirir, deriyi çizerek bu irini aşılar, sonra yara yerini gül yapraklarıyla kapatırlarmış. Bu şekilde, variyolasyon ile aşılananların ölüm oranı % 1 iken, aşısızlarda, çiçek hastalığından ölüm oranı % 17 imiş. Bu uygulamalar İngiliz sefirinin eşi Lady Montagu tarafından mektupla İngiltere’ye bildirilmiş ve bu yolla Avrupa’ya yayılmıştır.

Ülkemizde 1800’lerde daha etkili ve daha az zararlı olan Jenner tipi vaksinasyon uygulamaları başlamıştır. 1840’tan itibaren başvuran çocuklara çiçek aşısı uygulanmıştır. Yine bu dönemde çiçek aşısı yapmak üzere aşıcıların yetiştirilmesi gündeme gelmiştir. 1868 yılında çıkan bir kanunla doğumdan itibaren ilk üç ay içinde çiçek aşısı uygulanması zorunlu hale getirilmiştir.

Pasteur Devrimi

Hekimlerin ve veteriner hekimlerin 1880’den 1893’e değin gerçekleştirdikleri bir dizi çalışma yeni bir kuramı, hastalıkların mikrobik bir temele dayandığı kuramını ortaya çıkarmıştır. Bakteriyolojideki gelişmelerin tıpta başlattığı yenilenme, Avrupa tıp çevrelerinde bir devrim olarak tanımlanmaktadır. Çağdaşı Koch gibi Pasteur de salgınlara yol açan birçok hastalık etkenini tanımlamış, bunun yanı sıra aşının da yaratıcısı olmuştur. Paris’te Pasteur Enstitüsü’nde 1884’te ilk kuduz aşısı geliştirilmiş ve ilk kez bir insan üzerinde denenmiştir. 1894’te ise Berlin’de Behring, Paris’te Roux ve Grancher difteri ve tetanoz serumlarını geliştirmiştir.

Batılı ülkelerin kendi aralarında ciddi bir tıbbi rekabet içine girdiği günlerde, sömürgeler üzerindeki egemenlik savaşlarında, mücadelenin önemli bir alanını da tıp oluşturmaktaydı. Pasteur tıbbının ihracı amacıyla Saygon, Tunus, Cezayir gibi birçok yerde Pasteur Enstitüleri kurulmuştur.

Osmanlı Dönemi Tıp Kurumları

Ondokuzuncu yüzyıl tüm dünya’da bulaşıcı hastalıkların salgınlara yol açtığı bir dönemdir. İstanbul’da ilk kolera salgını 1831’de meydana gelmiş ve bu salgında yaklaşık olarak 6000 kişi yaşamını yitirmiştir. 1865 yılında Asya, Afrika, Avrupa ve Amerika’ya da yayılan salgında ise bir ay içinde 30 bin İstanbul’lu yaşamını yitirdiği bildirilmektedir. Bu dönemde Sultan Abdülhamit yabancı hekimlere toplu çağrıda bulunarak, hem salgınlarla mücadelede destek sağlamış, hem de batılı ülkeler arasında ekonomik ve siyasal düzeyde süren rekabette yeni bir cephe açılmasına neden olmuştur; bakteriyoloji üzerinden bilimsel rekabet.

Abdülhamit döneminde Osmanlı topraklarında, sağlık koşullarının  düzeltilmesine yönelik çalışmalarda, bakteriyoloji koruyucu hekimliğin temeli olarak görülmektedir.  Bu nedenle Avrupa’daki pek çok gelişme çok kısa zaman aralıklarıyla izlenmeye başlanmıştır ve özüyle Avrupalı, biçimiyle Osmanlı olan tıp kurumlarının kurulmaları da bu yıllara rastlamaktadır. 1887’de Dersaadet Daü’l Kelp ve Bakteriyoloji Ameliyathanesi yani kuduz enstitüsü kurulmuştur. Bu kurum dünyanın üçüncü, doğunun ilk kuduz enstitüsüdür. Kuduz aşısı, bulunduktan sadece üç yıl sonra bu kurumda üretilebilmiştir. 1889’da Telkihhane yani çiçek aşısı üretim merkezi, 1893’de ise Bakteriyolojihane-i Şahane kurulmuştur. Bakteriyolojihane-i Şahane’de başlatılan çalışmalar sayesinde bulunduktan bir yıl sonra difteri serumu bu topraklarda üretilmiştir.

 Bakteriyolojihane-i Şahane’de o dönemde tifo, kolera, dizanteri, veba, insan kanında tifüs aşıları ve meningokok serumu üretilmiştir. Aynı dönemde insan aşıları kadar hayvan aşıları üretmenin de önemi farkedilmiştir. Şarbon, veba, çiçek gibi hastalıklar hayvanları kırıp geçirmektedir. Bu dönemde önce Bakteriyolojihane-i Şahane’de, daha sonra ise Bakteriyolojihane-i Baytari’de  sığır vebası serumu, şarbon serumu ve aşısı, koyun çiçeği aşısı, mallein, tüberkülin üretilmiştir.

Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda Aşı Üretimi

Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın hemen hemen hiç bilinmeyen bir boyutudur savaş sırasında aşı üretimi. Osmanlı tıp kurumlarında çok sayıda yurtsever hekim ve veteriner hekim özveriyle görev yapmıştır.  Günün zor koşullarında, insan ve hayvan aşı-serumları üretmişler, tıbbi gelişmeleri izlemişler ve on yıllardır savaşan ülkenin ihtiyacını karşılamaya çalışmışlardır.

Ahmet Refik, Kemal Muhtar, Şerefeddin Mustafa, Mustafa Hilmi, Ahmet Şefik, Nikolaki Mavriadis, Zekai Muammer, Reşat Rıza, Muzaffer, Nikolaki Zuhri, Tevfik Salim… Onlar Kurtuluş Savaşı’na destek veren sayısız özverili hekim ve veteriner hekimden sadece birkaçıdır. Savaş süresince bazıları işgal altındaki İstanbul’dan, ürettikleri aşı ve serumları gizlice Anadolu’ya sevk etmişler, bazıları da bu kurumları Eskişehir, Kırşehir, Afyon, Niğde, Sivas gibi Anadolu’nun farklı kentlerine nakletmiş, kelimenin tam anlamıyla, hanlarda, hamamlarda, boza şişelerinin içinde aşı ve serum üretmişlerdir.

“Çanakkale Savaşı sırasında İstanbul’un işgali tehlikesi belirince Bakteriyolojihane-i Baytari’nin Müdürü Ahmet Şefik Bey ve yardımcısı Nikolaki Mavriadis Bey Aşıhaneyi Anadolu’ya taşımaya karar verirler, Eskişehir Sıcaksular yöresinde bir handa bir süre hayvan aşı ve serumları üretirler. Yunan işgali Eskişehir’in kapısına dayandığında, aşıhaneyi sırtlarına vurup Kırşehir’e taşırlar. Aynı dönemde Şerefeddin Mustafa Afyon’da çiçek aşısı üretmektedir.”

“Dr. Reşat Rıza ve Dr. Tevfik Salim, tifüslü hasta kanını alıp bir saat süreyle 60 derecede ısıtırlar. Elde ettikleri aşıyı şişelere doldururlar. Bu sıvıdan beş santimetreküp deri altına şırınga ederler. İnsan kanından Tifüs aşısı ilk kez 1915 yılında üretilmiştir.  Daha sonra Hamdi Hoca bir kısım ısıtılan hasta kanı ile iki kısım nekahatteki kişinin serumunu karıştırmış ve enjeksiyon sayısını üçe çıkarmıştır. Hamdi Metodu adıyla anılan bu yöntem, o zaman Alman hekimler tarafından örnek alınarak uygulanmıştır.”

“Erzincan Serum Laboratuvarı Rus işgalinde Müdürü Muzaffer (Bekman) ve  yardımcısı Nikolaki Zuhri Beyler tarafından 1916 da Halep’e, daha sonra Niğde’ye, oradan  Sivas’a taşınır, tekrar Erzincan’a  getirilir. Bu laboratuvar 1939’daki büyük depreme dek hizmet verir.”

“1920, İstanbul işgal altındadır,  Zekai Muammer’e Anadolu’dan Kuvvay-ı Milliye’ye katılması için çağrı gelir.  Fırtınalı bir gecede İstanbul’dan bir gemiye biner, yanında yeni evlendiği eşi, farklı kurumlardaki yurtseverlerin sağladıkları bol miktarda aşı, serum ve deney hayvanları vardır. Zorlu bir deniz yolculuğu sonrasında İnebolu’ya varır, oradan Kastamonu’ya geçer ve Kuvvay-ı Milliye’ye katılır, dört yıl Kastamonu’da aşı ve serum üretir.”

“1920, Veba salgını sürmektedir, Mustafa Hilmi Bey Gedikpaşa Hamamı’nda boza şişeleri içinde veba aşısı üretir. Bu dönemde gelişmeler öyle bir seyir izlemiştir ki 1920-21 yıllarında, İstanbul işgal altında iken Telkihhane’de üretilen çiçek aşısından Fransız, İngiliz ve Amerikalılara 220 bin doz çiçek aşısı ihraç edilmiştir.”

“1922, Kemal Muhtar Telkihhane’nin müdürüdür, Anadolu’da Kurtuluş Savaşı sürmektedir. Anadolu’ya ne kadar çiçek aşısı hazırlayabileceği sorulur, ‘fazla dana verirseniz yılda 5 milyon kadar yaparım’ der, 3,5 milyon doz aşı üretir ve  bir nişanla ödüllendirilir.

Cumhuriyet Dönemi Türkiye’sinde Aşı Üretimi

Cumhuriyet kurulduktan sonra ülkenin aşı ve serum üretimini yapanlar aynı özverili kişilerdir. Zekai Muammer Tunçman, Paris Pasteur Enstitüsünde eğitim almış ve Diyarbakır’da Kuduz Enstitüsünde çalışmaya başlamıştır. Semple tipi kuduz aşısı 1927 yılında üretilmiştir.

1928 yılında kaydedilen en önemli gelişmelerden biri, 1267 sayılı yasa ile Ankara’da Merkez Hıfzısıhha Enstitüsü’nün kurulması, Sivas ve İstanbul’daki bakteriyolojihane ile, Ankara’daki kimyahanenin bu çatı altında birleştirilmeleridir. Ülkemizde ilk verem aşısı 1931 yılında üretilmiştir. 1934 yılında Telkihhane ve İstanbul’daki Kuduz Enstitüsü de kapatılmış ve aşı-serum üretimi tek merkezde toplanmıştır. Aşı ve serum üretiminin kamusal bir görev ve sorumluluk olarak algılandığı bir dönemdir.

1930 yılında 1539 sayılı Umumi Hıfzısıhha Kanunu çıkarılmış ve aşı-serum üretimi ve dış alımının denetlenmesi kurallara bağlanmıştır. 1930-40’lar aşı serum üretiminin hızla arttığı yıllardır. Milyonlarca doz toksoid difteri ve tetanoz aşıları, Semple tipi kuduz aşısı, çiçek aşısı, kuduz serumu, pnömokok aşısı üretilmekte, dünyadaki gelişmeler yakından izlenmekte ve yerli yabancı ilaç kontrolleri yapılmaktadır.

1940’lı yıllarda tifo, Cox tipi tifüs, tifo-tifüs karma, tifo-difteri karma, intradermal BCG, veba-kolera karma, veba-kolera-tifüs karma, difteri-tetanoz karma, boğmaca-difteri karma, influenza tifo-difteri-tetanoz karma aşıları üretilmiştir. Aşı-serum üretiminin gün geçtikçe kurumsallaştığı izlenmektedir. Aşı ve serum üretimiyle ilgili alt birimler Dünya Sağlık Örgütü tarafından uluslararası standartlara uygun oldukları yönünde belgelenmektedir, 1950 yılında Ulusal İnfluenza Merkezi ve BCG Laboratuvarı Dünya Sağlık Örgütü tarafından tescil edilmiştir. Bu yıllarda difteri-boğmaca-tetanoz aşısı üretilmiş ve kuduzla ilgili çalışmaları nedeniyle Dr. Zekai Muammer Tunçman’a Fransız hükümeti tarafından 1959 yılında Légion d’honneur nişanı verilmiştir.

1960’lı yıllar 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi yasasının oluşturduğu olumlu ortamda, kamu sağlık hizmetlerinin geliştiği yıllardır. Bu dönemde aşı üretiminde kazanılan ivme devam etmiş, 1965’te kuru çiçek aşısı üretilmiş ve ülkemiz, 1960-70’li yıllarda kendine yetecek düzeyde bakteri aşılarını üretir duruma gelmiştir. 1968 yılında Serum Çiftliği kurulmuştur. Burada; tetanoz, gazlı gangren ve difteri  antitoksik, kuduz antiviral, şarbon antibakteriyel, akrep antivenom serumları üretilmiştir. Hastalıkların eradike edilmesi nedeniyle 1971 yılında tifüs ve 1980 yılında çiçek aşılarının üretimine son verilmiştir.

Son yirmi yıl, dünyada biyoteknolojinin çok hızlı geliştiği bir dönem olmuştur. Bu gelişmeler aşı üretimine de yansımış ve bir yandan rutin bağışıklama programında kullanılan aşılar yeni teknolojiyle üretilirken, diğer yandan yeni aşılar üretilmeye başlanmıştır. Sağlık politikası açısından bu yıllar aynı zamanda dünyada sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesini hedefleyen “sağlık reformlarının” gündeme geldiği dönemdir. Ülkemizde de özellikle 1990’ların başından itibaren Dünya Bankası destekli sağlık projeleri uygulamaya konulmuştur. Reformlar çerçevesinde sağlık için kamu maliyetlerinin sınırlanması, yabancı kaynak desteğinin arttırılması, sağlık sektörünün piyasalaştırılması, desantralizasyon, hastanelerin işletmeleştirilmesi, kamu hizmetlerinde sözleşme uygulanması, özel sağlık sigortaları ve toplum finansmanı tekniklerinin geliştirilmesi gündeme gelmiştir. Kamu sağlık hizmetlerinin zayıf düşürülmesi, sağlık hizmetlerinin gizli ya da açık biçimde özelleştirilmesi ön plana çıkmıştır.

Şekil 1’de 1980 sonrasında Türkiye’de “Sağlık Reformları”nın nasıl uygulandığı hükümet dönemlerine göre gösterilmiştir.

1990’lı yıllarda aşı ve serum üretimi konusunda çok sınırlı şeyler yapılabilmiştir. Bunlar arasında 1990-1994 arasındaki dönemde DSÖ’nün önerileri doğrultusunda viral aşıların potens, identite ve stabilite kontrollarının yapılması, 1992 yılında ilk deneysel adsorbe tetanoz aşısı üretiminin gerçekleştirilmesi, 1995 yılında yeni aşı üretim tesisleri master planının hazırlanması ve aynı yıl tetanoz laboratuvarının modernleştirilmesi, 1999 yılında fermantör teknolojisiyle tetanoz toksoidi üretiminin gerçekleştirilmesi, 2000 yılında pilot adsorbe tetanoz aşısı üretimi, 2001 yılında adjuvant geliştirme çalışmalarının başlatılması sayılabilir. Aşı serum üretiminin devlet tarafından kamusal bir sorumluluk olarak görülmemesi, yapılabilenleri birkaç iyi niyetli çabaya indirgemiştir.

1996 yılında DBT ve Semple tipi kuduz aşılarının, 1997 yılında ise BCG aşısının üretimi durdurulmuştur. Biyoteknolojideki gelişmelerin izlenmemesi, Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü Aşı Serum Üretimi Merkezine yatırım yapılmaması, işgal altındaki İstanbul’da aşı ihraç eden bir ülkeyi, aşı ithal eden bir noktaya geriletmiştir. Devlet eliyle kamu kurumlarının zayıflatılması senaryosu, ne yazık ki burada da sahneye konmuş ve aşıda dışa bağımlılık gündeme gelmiştir.

 İthalat mı, Üretim mi?

Türkiye’de bağışıklamada kullanılan aşıların yaklaşık %60’ı Sağlık Bakanlığı, %30’u özel sektör tarafından ithal edilmekte, %10’u ise bağış olarak sağlanmaktadır (Ayar, 2000). Tablo 2’de Sağlık Bakanlığı tarafından ithal edilen aşılara ödenen döviz miktarı belirtilmektedir (Referans, 2000).

Aşı gereksinimini karşılamak için Sağlık Bakanlığı her yıl yaklaşık olarak 13 milyon dolar ödemektedir. Türkiye’de uygulanmakta olan tüm bakteri ve virus aşılarının üretilebileceği bir “Yeni Aşı Üretim Tesisleri Kurulması Projesi” nin maliyeti ise bir defaya mahsus olmak üzere 40 milyon dolar olarak hesaplanmıştır (Özcengiz, 2002).

Son söz: Elden gelen öğün olmaz, olsa da vaktinde gelmez…

Son Güncelleme : 17 Mart 2020

Milli Güç

Milli Güç

Bu konuyla ilgili yorumunuzu yazın