Türklerin Anadolu’da yerleşmesinden itibaren Küçük Kaynarca Antlaşması’na kadar geçen süre Türk-Ermeni ilişkilerinin en uzun dönemini temsil eder. Çünkü artık bir arada yaşamaya başlamış iki topluluk bulunmaktadır. Her ne kadar bu ilişki de problemlerden uzak olmasa da konuyu Müslim-Gayrimüslim ilişkileri çerçevesinde çalışan uzmanların hemen hepsi Türk-Ermeni ilişkilerinin zikredilen döneme kadar görece bir huzur ve refah içerisinde yürüdüğünü ifade eder. Bu anlamda dönemin önemi bir arada yaşamanın asırlarca süren tarihinde yatmaktadır. Ancak 1915’in tartışmaların odak noktası olması, bu dönemin ya görünmez kılınmasını yahut da dönemin olaylarının çarpık bir okumaya kurban edilmesine neden olmuştur.

İkili ilişkiler açısından son derece geniş olan bu dönemin aktörleri arasında belirli bir noktaya kadar Selçuklular, Anadolu Türk beylikleri, Bizanslılar ve Safeviler sayılabilir. Bunun dışında Osmanlı yönetimi ile Ermeni halkı da kuşkusuz dönemin aktörleri arasındadır. Ayrıca, dinî bir kurum olmanın ötesinde misyonlar üstlenen Ermeni Kilisesi ile Katolikosluğu’ndan da bahsetmek gerekir. Dönemin bir diğer önemli figürleri ise Batılı misyonerlerdir.

Dönemin önemli konu başlıkları ve tartışmaları arasında öncelikle Türkler ile Ermenilerin birlikte sürdürdükleri yaşamın mahiyeti sayılabilir. Bir anlamda Müslüman-Gayrimüslim ilişkilerini bir çerçeveye oturtan Pax-Ottomana’nın olumlu ve olumsuz özellikleri ve çeşitli kesimlerce nasıl yorumlandığı, bağlantılı bir konu olarak millet sistemi ve bu sistemde Ermenilerin nasıl bir muamele gördükleri ve millet sistemi içindeki hukuk anlayışı, döneme ilişkin tartışmaların ana başlıklarından bazılarıdır. Bunun dışında Ermeni Kilisesi ile manevi bir merkez olan Eçmiyazin’in üstlendiği anlam ve görevler de önem taşır. Son olarak, milliyetçi Ermeni tarih yazımlarında öne sürüldüğü gibi XI. yüzyıldan itibaren birtakım bağımsızlık hareketlerinden bahsetmenin mümkün olup olmadığı, Ermeni toplumunun Osmanlı idaresinde zulüm ve baskı altında mı yoksa refah içinde mi yaşadığı tartışılan diğer konulardır.

Ermenilerin Anadolu’da Hıristiyanlığı kabul etmeleriyle eşzamanlı olarak milli kimliklerinin de oluşmaya başladığı görülür. Ermeni Hristiyanlığı aynı zamanda Ermenilerin milli bir hüviyet kazanmalarında da önemli bir rol oynamıştır. Milattan sonra 451 yılında gerçekleşen Avarayr Mücadelesi sonrası Doğu Anadolu Bölgesi’ne doğru genişleyen bir coğrafyada yaklaşık olarak 50 Ermeni kabilesi bir araya gelerek bir krallık oluşturmuşlardır. Sümerlerden itibaren Anadolu'da yaşayan Türk topluluklarının din olarak Hristiyanlığı kabul etmeleri sonucu bir kısmı Rum, bir kısmı da Ermeni kilisesinin mensubu olmuşlar; zamanla asimile olarak farklı milletlerin mensubu olmuşlardır.  Yani, tehcir edilen Ermeniler içinde de, mübadele ile Yunanistan'a gönderilenler içinde de soydaşlarımız olduğu acı lakin gerçektir.

Dönemin öncelikli önemi, birlikte yaşamdan ayrışmaya giden yolun ilk aşamasını oluşturmasıdır. Bu zaman aralığında 1789 Fransız İhtilali’nin bir yansıması olarak milliyetçi akımların giderek yayılması, Osmanlı idari sistemindeki sıkıntılar, Rusya’yı adeta Osmanlı topraklarındaki Hıristiyanların hamisi durumuna getiren antlaşmaların imzalanması ve ilk olarak Ermeni bağımsızlık hareketlerinden somut bir şekilde bahsedilebilmesi, dönemi önemli kılan başka unsurlardır.

Bu dönemin sayıca fazla olan aktörleri arasında Osmanlı ve Ermenilerin yanı sıra Batılı devletleri de saymak gerekir. Yükselen milliyetçilik, emperyalizm, bir önceki dönemde ortaya çıkan ve bu dönemde de faaliyetlerini sürdüren misyonerler diğer önemli aktörlerdir. Bunların yanında Sanayi Devrimi ve sonuçları, Osmanlı Devleti’nin idari, mali ve ekonomik sistemindeki aksama ve zayıflamalar ve toprak kayıpları da dönem boyunca önemli roller oynamıştır.

1774-1878 arası dönemim tartışmalarına baktığımıza karşımıza birçok konu başlığı çıkar. Bunlardan bazıları Rusya ile imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ve Rusya’nın İran’la imzaladığı Gülistan ve Türkmençayı antlaşmaları ile bunların Rusya’ya sağladığı avantajlar, Rusya’nın Ermeniler üzerindeki etkisi, Ermeni vilayetlerinin kurulması ve Doğu Anadolu’daki Ermeni varlığının mahiyeti ile küçük çaplı ve gizli Ermeni örgütlenmeleridir. Bu noktalara ek olarak emperyalizmin Rusya dışındaki önemli aktörlerinden İngiltere ve Fransa’nın sahneye çıkışı ve Amerikan misyonerlerin faaliyetleri önemli konu başlıklarıdır. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin kendisini içinde bulduğu siyasi güçsüzlüğe çare bulma gayretleri, bu anlamda gelişen merkezileşme çabaları, millet nizamnameleri ve Tanzimat, Islahat Fermanları ile Kanun-i Esasi gibi reform çalışmaları da dikkat çeken başka tartışma konularıdır. Bunlara ek olarak, 1875-77 arası kriz döneminden ve bu dönemdeki bağımsızlık hareketleri ile ayaklanmalardan, yaşanılan toprak kayıplarından ve bunun sebep olduğu göçler ile iskan meselesinden da ayrıca bahsetmek gerekir. Kırım'dan göçe zorlanan Türklerin yerine Rus, Kafkasya'dan göçe zorlanan Türk, Çerkez, Çeçen vb. Müslümanların yerine de Ruslar Ermenileri iskan etmişlerdir.

Ermeni Meselesi 19. yüzyılda ortaya çıkar. Bunda dış güçler ile onların kontrolüne geçen Ermeni Kilisesi, yani Eçmiyazin Katagisosluğu’nun rolü büyüktür. Eçmiyazin, Ermeni topluluğunun en büyük ruhanî merkezidir ve buradan gelecek her türlü telkin veya emir Ermeni topluluğunda ciddi bir etkiye sahiptir. Rus-İran-Osmanlı savaşları sonrası imzalanan Türkmençay Antlaşması Eçmiyazin’in denetiminin Osmanlılardan alınıp Rusların eline geçmesi bakımından Ermeni-Müslüman ilişkilerinde bir dönüm noktası olacaktır.

Bu dönemin en temel özelliği Ermeni meselesinin Osmanlı’nın iç meselesi olmaktan çıkıp milletlerarası bir mesele haline gelmesidir. Bu çerçevede, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı yahut yaygın bilinen ismiyle 93 Harbi sonrası imzalanan Ayastefanos Antlaşması’nın 16. ve Berlin Antlaşması’nın 61. Maddesi başat önemdedir. Bu maddelerle Osmanlı Devleti, Vilayet-i Sitte’de özellikle Rusya ve İngiltere nezaret ve kontrolü altında Ermeniler lehine ıslahat yapmayı kabul etmiştir.

Böylece 1908’e kadar sürecek bu dönemin temel aktörleri belirlenmiştir. Bunlardan birincisi, Osmanlı’da yaşayan gayrimüslimlerin doğal hamisi olarak ortaya çıkan büyük güçlerdir. İkincisi, büyük güçlerin desteğini arkasına alan ve böylece yakın hedefi otonomi, uzak hedefi bağımsızlık olan bir sürece daha sıkı sarılan Ermeni milliyetçiliğidir. Üçüncüsü, 93 Harbi ile birlikte Kafkasya ve Balkanlardan gelen büyük göçmen kitleleridir. Dördüncüsü, Doğu Anadolu coğrafyasındaki diğer etnik nüfusun devrimci, milliyetçi yahut sosyalist Ermeni örgütlerin karşısına yerleştirilmekle yeni tarzda bir siyasi aktör olarak ortaya çıkmasıdır. Toprak kayıpları, Büyük Güçler, milliyetçilik, idari talepler, göç ve cemaatler arası şiddet gibi birbirini etkileyen ve tetikleyen meselelerin doğrudan muhatabı olan Osmanlı emperyal yönetimi de bu sürecin son aktörüdür.

Bu çerçevede, literatürde üzerinden tartışma yürütülen konu başlıkları 93 Harbi ve Berlin Antlaşması, nüfus meselesi, Ermeni devrimci örgütlerinin kurulması, 1890’lardaki olaylar, II. Abdülhamit’in konuya bakışı, Rusya ve İngiltere’nin konuyu tetiklemesi, yüzyılın başında başlayan ve halen devam eden misyoner faaliyetleri, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulması, Osmanlı muhalif hareketleri, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Taşnakların ittifakı ve II. Meşrutiyet’in kurulması şeklinde sıralanabilir.

1893 yılında gerçekleşen Merzifon Olayları, Ermeni Meselesinin ortaya çıkmasına sebep olan kimi faktörleri içerisinde barındırır. Bir kara propaganda faaliyetleri ile başlayan olaylar Karabet Tomayan davası ile sonuçlanacak; bu dava ise Ermeni Meselesinde dış güçlerin ne kadar belirleyici rol oynadığını gösterecektir.

***

Olay, 1893 yılında Sivas vilayetine bağlı Amasya sancağının Merzifon kazasında geçer. Bu tarihte Merzifon, 25 bin 555 kişilik nüfustan 6 bin 216’sı Ermeni olan önemli bir yerleşim yeridir. Geçimini ticaret ile sağladığı içindir ki, Ermenilerin yalnızca 141’i köyde yaşar (BOA, Y.PRK.UM. nr. 29-35).

Bu dönem aynı zamanda, Amerikan misyonerlerinin Anadolu’da cirit attığı ve kolejlerin mantar gibi türediği bir süreçtir. İlgisini Kudüs’e ve Irak’ın petrol bölgelerine odaklayan İngiltere, deyim yerindeyse, Anadolu’yu ABD’ye bırakır. İlk misyoner kolejini 1824’te açan ABD’nin kolej furyasından, Merzifon da payını alır.

Kolejlerin denetim dışılığı ve doğru düzgün yapım izninin olmayışına karşın, Osmanlı Devleti bu konuda ilgisizdir. Örneğin olayların büyüdüğü 18 Nisan 1895’te, İstanbul ile Merzifon arasında ilginç, traji-komik ve ibret verici bir yazışma gerçekleşir. Çünkü bu konuda Sivas Valisi Halil Paşa, bir buçuk yıl önceden bilgi vermiştir (BOA, A.MKT.MHM. 749-24). Aynı tutum yüzündendir ki, büyük bir askeri kışla biçiminde olan kolejin (BOA,Y.PRK.DH. 5-83) emlak vergisi, 16 lira 37 kuruştur (BOA, A.MKT.MHM. 749-24). Oysa kolejin bekçisi Nişan bile, aylık 1 lira alır (BOA, Y.PRK.DH. 5-83).

Kolej kampüsünde iki elin parmakları kadar bina vardır. Bitişikteki Ermeni Melkon’a ait ev, olaylar sırasında Ermenilerce kundaklanmış ve devlet, bu yüzden 500 lira ödemiştir.

Ohannes oğlu Karabet Tomayan, 1853 Merzifon doğumludur. 12 yaşındayken, Merzifon’a Atlantik ötesinden gelen misyonerler ile tanışır. Bu yetenekli Ermeni delikanlısı, İsviçre’ye gönderilir, orada eğitilir. İlk eserini, 26 yaşında Lozan’da yayınlar. İsviçre’de kendisine eş de verirler. Protestan bir rahip kızı olan Lucy ile evlenir. Karabet-Lucy Tomayan çifti, büyük umutlar ve misyon üstlenmiş olarak Merzifon’a dönerler.

İsviçre’deyken Protestan İhtilalci Misyon’u yüklenen Karabet Tomayan, Merzifon’da misyonunu yerine getirir ve verilen emekleri boşa çıkarmaz. Çünkü onu, önemli işler ve büyük sorumluluklar beklemektedir.

Bir yandan Amerikan Anadolu Protestan Koleji’nde öğretmenlik yapar, öbür yandan Merzifon İhtilal Komitesi’ni kurup, başkan olur (Karaca, 2005, s.106). Hınçak Derneği’nin tüzüğü ile Karabet Tomayan’ın düşünceleri, dönemin moda siyasal akım olan anarşizm ile örtüşmektedir (BOA, Y.PRK.UM. 26-67).

Karabet Tomayan Merzifon ve çevresinde toplantılar yapar ve komiteye üye sağlamaya çalışır. Bu toplantıların en önemlisi, 25-27 Eylül 1892’de olur. Çünkü Hınçak Komitesi, 1893 için geniş çaplı bir ayaklanma kararı almıştır (Karaca, 2005, s. 118). Merzifon Komitesi aracılığı ile Amasya, Ankara, Çorum, Kayseri, Sivas, Tokat ve Yozgat’ta, ayaklanma gerçekleşir (Karaca, 2005 s. 117).

Bu amaçla silah için para toplamak sorun değildi. Çünkü Türkiye Ermenilerinin para problemi yoktu. Tamamına yakını, ticaretle uğraşıyordu.

Bir toplantıda Karabet Tomayan; Merzifon İhtilal Komitesi’nin başkanı olarak; James Bryce’ın söylediklerini aktarır:

Ermeniler itibar istiyorlarsa, böyle olamaz. Bir büyük karışıklık çıkarmalılar. Kimileri asılmalı ve kimileri kesilmeli. Türklerle kavgaya tutuşmalı ki, biz de o zaman işin içine girip onlara, amaçlarına ulaşmalarına yardım edelim.”

(BOAY.PRK.DH. 5-83).

Komite önce, halkı hükümete karşı ayaklanmaya çağıran afişler hazırlar. Bu afişlerin içeriği, Temmuz 1892’de Atina’da yayınlanan Hınçak gazetesinden alınmıştır. Merzifon Amerikan Koleji’nde bulunan taş-baskı makinesi ile çoğaltılır (BOA,Y.PRK.UM. 26-67, Karaca, 2005, s. 121-124). Bunlar; 6 Ocak 1893 Perşembe gecesi, (BOA, A.MKT.MHM., 747-2) Yozgat, Kayseri, Çorum, Merzifon ve Gümüşhacıköy’de devlet dairelerine, sokaklara ve halkın geçeceği yerlere yapıştırılır (BOA, A.MKT.MHM. 747-2). Vatansever İslamlar Komitesi imzalı Türkçe afişlerde, Ermenilere karşı cihat çağrısı yapılmaktadır (Karaca, 2005, s.118). Kışkırtmalar üzerine ayaklanma başlar; soygun, öldürme ve yaralanmalar yaşanır. Sonuçta, yaklaşık 1.800 kişi tutuklanır (Karaca, 2005, s. 121).

İlk sorgulamadan sonra, 58 sanığın suçlu olduğuna karar verilir. Bunların başında, Merzifon İhtilal Komitesi başkanı Karabet Tomayan ile komite sekreteri gelir (BOA, A.MKT.MHM.733-28). Sorgu tutanakları ve kanıtlar birleştirilerek, Ankara Yüksek Mahkemesi’ne gönderilir (Karaca, 2005, s. 125-127) ve yargılamalara, 20 Mayıs 1893’te başlanır. Tomayan’ın avukatlığını üç Ermeni yapar. Avukat ücreti olmayanları, mahkemede görevli Ermeni avukatlar savunur. Osmanlı Devleti durumdan, Amerikan ve İngiliz elçilerini bilgilendirirken, Ermeniler de İstanbul Patriği’nin dikkatini çeker.

Bu arada, olaylara ters yönde anlam katmak için, kolej bitişiğindeki Melkon’un evi, yakılmak istenir (Koltuk, 2007, s.195-196). Devlet görevlilerinin zamanında müdahalesi ile amaca ulaşılamaz. Ama bu girişim Avrupa’ya, kilise yakma biçiminde aktarılır. Bu kundaklamaya ilişkin, Amerikan ve İngilizlerin birbiriyle çelişen savları ise, komiktir (BOA, HR. SYS. 54-5). Ama padişah; konu bir an önce kapansın diye, 500 lira tazminat verir ve paralelinde suçu da üstlenmiş olur (BOA, DH.MKT.41-1).

Ayaklanmanın başarısızlığı, İngiltere ve ABD’de kaygıyla karşılanır. Yasal bir devlete karşı ayaklanmanın, tutulacak yanı olmadığından, bu konudaki savunma, Karabet Tomayan’ın şahsında somutlaştırılır. Kendisinin suçsuzluğu yönünde yürütülen propaganda, politika ve basın organları ile yapılır (Karaca,2005 s. 130-131).

Kimler devreye girmez ki?.. Başta İngiliz ve İtalyan elçileri (BOA, A.MKT.MHM. 747-2). Fransa’ya bakılırsa, ortada bir yanlış anlaşılma vardır. Karabet Tomayan, Anadolu’da saklanan Harutyun Tomayan’ın yerine, yanlışlıkla tutuklanmıştır (BOA, A.MKT.MHM. 747-2). İngiliz Parlamentosu’ndan 160 milletvekili de, 17 Şubat 1893’te toplu dilekçe verirler (BOA, HR.SYS. 2825-81).

Burada bir gerçeğe değinmek gerekirse: İngiltere, ABD’nin değirmenine su taşır. Amerikan misyonerler, İngiliz konsoloslarının desteği ile büyük bir atak başlatır. Psikolojik baskı yapar, Ankara Mahkemesi’nin dürüstlüğü konusunda, kaygılarını dile getirir (Karaca, 2005, s. 129). Yargıya müdahalenin parlak örneğini, 7 Mayıs 1893’te Ankara Valisi Abidin Paşa verir: “Karabet Tomayan’nın affedilmesini bekliyorlar” ( BOA, A.MKT.MHM. 747-2).

İngiltere aynı baskıyı, İstanbul’da da yapar. İngiliz elçiliğinde bir Bahçe Safası düzenlenir. Bu kokteylde, başkentin en büyük protokolü vardır. Ev sahibi elçi; yargılama sürecindeki Tomayan konusunda, İngiliz kamuoyundan büyük baskı geldiğini söyler. Eğer affedilirse; Mösyö Bryce ve arkadaşları gibi, Ermenileri korumayı meslek edinenlerin susacağını ve kendisinin de son derece memnun olacağını belirtir (BOA,Y.PRK.HR. 33-46).

Ankara Yüksek Mahkemesi’nde 20 Mayıs’ta başlayan yargılama, 12 Haziran’da tamamlanır. Birkaçı dışında, tüm sanıklar suçunu kabul eder. Karar, Ceza Yasası’nın 54. maddesine göre verilir: Osmanlı ülkesini parçalamak için silahlı faaliyet gösterenler, idam edilir. Karabet Tomayan ve 16 arkadaşı, bu kapsamda yer alır. Ötekiler, 15, 10 ve 7 yıl arasında değişen mahkumiyetle cezalandırılır (Karaca, 2005, s. 134). Bu karar, İngiltere ile Türkiye arasında büyük sorun yaratır ( BOA, HR. SYS. 2819-30).

İngiltere bu konuda çok kararlıdır. 4 Temmuz 1893’te, politik baskısını tehdide dönüştürür. Yani 1882’den beri işgalindeki Mısır’a, bağımsızlık vereceğini bildirir.

Bu son restleşme üzerine, padişah geri adım atar ve 4 Temmuz 1893’te kararını açıklar:

Tomayan adlı caninin, bir daha geri dönmemek üzere Os­man­lı ülkesi dışına sürülmesine, izin verilmiştir.”

(BOA, HR.SYS., 2819-31)

İngiltere işgüderi, sonuçtan çok mutlu olur. İstediğini yaptırmıştır. Oysa, devletler arasında dostluk yok, ülke çıkarı vardır. Hele de söz konusu İngiltere ise…

7 Temmuz 1893’te Ankara’dan trenle İstanbul’a getirilen Karabet Tomayan’ı, Haydarpaşa’da bir İngiliz karşılar. Aynı gün Zaptiye Nezareti’ne götürülür ve lokantadan yemek, otelden yatak getirilip, rahat etmesi sağlanır (BOA, Y.PRK.ZB. 11-85). İlk vapur ile Brendizi üzerinden Avrupa’ya gitmesi için, gemi ücreti ödenir, 1.500 kuruş yolluk verilir (BOA, Y.A.HUS. 277-72). 18 Temmuz 1893’te Londra’daki Victoria Station’a ulaşır. Orada, Ermeni Komitesi üyeleri ve Daily News başta olmak üzere, gazeteciler tarafından karşılanır (Koltuk; ,2007, s.202-203).

Karabet Tomayan, İngiltere’de çalışmalarını sürdürür. Prof. THOUMAIAN adıyla konferans konuşmaları yaparken, konu başlığı “Ermenilere Zulüm”dür. Dahası, bu konuda asılan çarşaf gibi afişlerde: “Öldürmek Amacıyla Ermenileri Sürgün Eden Türkiye’yi Kınamak” şeklinde açıklama bilgisi yer alır (BOA, Y.A.HUS. 329-70).

Bu küçük ayrıntı, Ermeni Soykırımı’nın kırılma noktasıdır. Önce şu soruyu sormak gerek: Batı’nın Türkiye Ermenilerini kurtarması(!) için ne gereklidir? Bir gerekçe olmalı ki, Batı’ya davetiye çıkarılmış olsun. Yoksa durup dururken Osmanlı Devleti’ne müdahale etmek, Batı’yı saldırgan durumuna düşürür.

Bu davetiyenin adı: Ermeni Soykırımı.

Asıl konu: İçini Doldurabilmek.

Olaylara bakacak olursak:

Yıl 1892: James Bryce’dan Tomayan’a:

Ermeniler itibar istiyorlarsa, böyle olamaz. Bir büyük karışıklık çıkarmalılar. Kimileri asılmalı ve kimileri kesilmeli. Türklerle kavgaya tutuşmalı ki, biz de o zaman işin içine girip onlara, amaçlarına ulaşmalarına yardım edelim.

(BOA, Y.PRK.DH. 5-83)

i

Yıl 1895: 29 Eylül – 3 Aralık arasında, Kızılırmak’ın doğusundaki 23 ayrı yerde Ermeniler, devletine silah doğrultarak ayaklanır. Olaylarda 1.537 Türk ve 6.448 Ermeni ölür ( BOA, Y.PRK.ASK. 109-69). Amerikan misyonerlerine göre 37.000 ve Avrupa’ya bakılırsa 300.000 Ermeni ölmüştür (Georgeon, 2006, s. 338).

Yıl 1915: Çanakkale’yi geçemeyen İngiltere, Almanya’yı dize getiremeyeceğini anlayınca, ABD’yi kullanmak ister. Bu amaçla; bir buçuk milyon Ermeni’nin Türklerce öldürüldüğü yalanını söyler. Ortaçağ Tarihi olmayan, din baskısı ve din-mezhep savaşları yaşamamış bir ABD, romantik bir yaklaşımla, İngiltere’nin değirmenine su taşır.

Bu konuda tutundukları dal, James Bryce ve Arnold Toynbee’nin 1916’da yayınladıkları Mavi Kitap’tır. Bu kitaba göre Türkleri suçlayan devletler, Hıristiyanlık inanışının deyimiyle bağışlanamaz günah işlemektedir. Çünkü İngiltere, 25 Mavi Kitap yayınlar. Fransa 15 Sarı Kitap ve ABD 10 Kırmızı Kitap. Renkli Kitap serisinde ulaşabildiğimiz rakam, şimdilik 76’dır. Bu sayıya göre Mavi Kitap (1916), Ermeni Soykırımının Kutsal Başucu Kitabı olmaktan çıkmış, karizması çizilmiş ve sıradan bir “yıllık” düzeyine inmiştir (Aydın, 2008, s. 38-40).

Karabet Tomayan, memleketi Merzifon’dan uzak düşüşünün beşinci yılında, eşinin akrabası Adolphe Hoffman ile bir kitap daha yayınlar: (Hilal’in Gölgesinde, Doğu Anlatısı 15 Resimli).

21 yıl sonra, yani 19 Ocak 1914’te ise, dinmiş-durulmuş bir söylemin satır aralarında, emperyalizmin piyonu olmaktan üzgün bir Karabet Tomayan karşımıza çıkar. Sözlerinde, bir Anadolu Çocuğu olmanın engin ve sağduyulu bakış açısı vardır:

Ermeniler daha uslu ve ciddi bir yol izleselerdi, bunlar yaşanmazdı. Tanrı aşkına, millet aşkına, biraz serinkanlı olunuz. Biraz ciddiyetle hareket ediniz. Çevrenizdeki unsurların korku ve kuşkularını kışkırtmayınız. Bir dirhem tedbir, bir okka pişmanlıktan üstündür. Açılım bizi, Türkiye’den başka bir ülkeye taşımaz. Geleceğimiz, Türkler ve Kürtler ile birliktedir. Onların duygu ve düşüncelerini dikkate almalıyız. Boşboğazlık, büyük zarar verir. Birbirimize empati yapmak, hepimizin yararınadır.”

( Tanin Gazetesi, 19 Ocak 1914).

***

İngiliz, Alman, İtalyan, Rus ve Avusturya-Macaristan konsoloslukları, Osmanlı Devleti’ne Zeytun ayaklanmasında arabulucu olma teklifinde bulundular. Bu devletler Zeytun Ermenileri adına İstanbul Büyükelçiliği’nde Osmanlı hükümetiyle birtakım pazarlıklar yaptı.11 Şubat 1896’da varılan anlaşmaya göre, asiler ve elebaşları affedilecek, vergi borçları silinecek, Zeytunlulardan artık vergi istenmeyecek, Zeytuna Hıristiyan bir kaymakam tayin edilecek, okullar açılacak, bu okulların giderleri devlet tarafından karşılanacak, Zeytunlulara silahları geri dağıtılacak, isyanı organize eden Hınçak komitesinin önde gelen dört ismi, başta Agasi olmak üzere, Marsilya’ya dönecek, hatta onların biletlerini de Osmanlı hükümeti temin edecekti.

Zeytun, Toros Dağları silsilesi içinde, Maraş’ın kuzeyinde yer alan Berit Dağı’nın güney eteklerinde, kadim bir Ermeni yerleşim yeridir. Ermenilerin bölgeye gelişini 10. yüzyıla kadar götüren kaynaklar var. Ermenilerin bölgedeki varlıkları, Bizans, Selçuklu, Moğol, Memluklar ve Dulkadıroğulları dönemlerinde kesintisiz biçimde bölgede sürmüş. Bazı araştırmacılar Zeytuûn adının bir zamanlar o bölgede yapılan zeytin tarımından geldiğini öne sürerler. Ancak bölgede zeytin tarımı yapıldığına dair kesin kanıtlar yok. Kaynağı ne olursa olsun güzel bir ad Zeytun.

Maraş bölgesi, dolayısıyla Zeytun, 1515 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştı. 1563 tarihli Maraş Tahrir Defteri’nde, şehir nüfusunun yüzde 10’nunun Ermeni olduğu, bunların da ağırlıklı olarak Zeytun nahiyesinde yaşadığı belirtilir. Buna göre Zeytun’da 148 Müslüman, 1.928 gayrimüslim yaşamaktadır. 1613 yılında Maraş ve Zeytun’u ziyaret eden Ermeni asıllı Polonyalı seyyah Simeon’a göre, Zeytun’da altı kilise ve bir manastır vardır. Seyyah, kasabada bir zamanlar 800 Ermeni hanesi varken, şimdi 30 hane kaldığını söyler. Bu azalmanın nedeni, 1600’lü yılların başlarında tüm Anadolu’yu büyük bir kargaşaya sokan Celali İsyanları’dır.

Asi Türkmen aşiretleri

Zeytun’u anlamak için öncelikle Maraş bölgesini anlamak gerekir. Selçuklu Devleti’nin yıkıldığı 13. yüzyıldan itibaren yaklaşık yüz sene boyunca dağlık Maraş’taki “konar-göçer” Türkmen aşiretleri mahalli hükümetler (beylikler) şeklinde örgütlenmişlerdi. Geçimlerini esas olarak hayvancılıkla sağlıyorlardı ancak Şam ve Halep’ten Anadolu’ya gelen ticaret yolunun üzerindeki oturmaları sayesinde eşkıyalık da önemli geçim kaynaklarındandı. Aşiretler sadece tüccarları soymakla kalmıyor, birbirlerine de tasallut ediyorlardı. Osmanlı döneminde devlet eşkıyalığı önlenmek için kefalet, nezir, para cezası, sürgün, hapis ve kürek cezası gibi sert tedbirlere başvurdukça, aşiretler iyice yoldan çıkmışlardı.

Ancak, bölgede eşkıyalığı ile meşhur olanlar Ermeniler değil Türkmen aşiretleriydi. Bunlar arasında en meşhurları da Reyhanlı, Çelikanlı, Atmalı ve Kılıçlı aşiretleriydi. İşler bir ara öyle bir noktaya varmıştı ki, 1714 yılında devlet Kılıçlı aşiretinin üzerine asker göndererek erkeklerini kılıçtan geçirmiş, kadın ve çocuklarını Kıbrıs’a sürgün etmişti. 1733’te aşiretin çocukları Kıbrıs’tan kaçarak tekrar Maraş bölgesine gelmişler, kaynakların diliyle “tekrar mel’anet ve şekavede” başlamışlardı. Zira Osmanlı’nın klasik döneminde Maraş ve yöresi yarı muhtar bölgeydi.

Maraş’ın Ermenilerine gelince, onlar Türkmen aşiretlerine göre biraz daha “şehirlileşmiş” oldukları halde, merkezî devletle ilişkilerini aynen Türkmenler gibi yarı muhtariyet çerçevesinde kurmayı tercih ediyorlardı. Ne de olsa bölgede, Türkmenlerden de eskiydiler. Ancak Müslüman-Türk aşiretleriyle Maraş bölgesinin Ermeni ahalisi arasındaki ilişkiler mutlak dostluk ya da mutlak düşmanlık şeklinde değildi. Öyle ki, Osmanlı modernleşmesinde önemli bir köşe taşı olan 1856 tarihli Islahat Fermanı ile zorunlu askerlik konulmasına kızan Tecirli Aşireti beyleri Maraş’ı bastığında, şehrin ileri gelenleri Zeytunlu Ermenileri yardıma çağırmış, sonunda iki taraf ortaklaşa Maraş’ı yağmalamıştı.

IV. Murad’ın fermanı

Özetle söylersek, Zeytunlu Ermenilerin “isyancı” diye tanınmaları, temel olarak Maraş bölgesine hâkim olan bu kültürle ilgiliydi. Müslüman-Türkmenlerin bile devletten hoşnut olmadığı bir düzende, gayrımüslim tebaanın hoşnut olması beklenemezdi. Ancak Zeytunluların kendilerine göre başka bir gerekçeleri daha vardı. Ermeni sözlü tarihine göre, hayvancılık, buğday arpa, mısır ve pamuk tarımı ile geçinen Zeytunlular çok fakir bir bölgede yasadıklarını ve imkânları bulunmadığını ileri sürerek IV. Murad’dan (1612-1640) vergi muafiyeti istemişler ve bu istekleri kabul edilmişti. Padişahın fermanına göre devlet, Zeytun kasabasının yıllık vergisini 15 bin kuruş olarak tesbit ederek, başka hiçbir hükümdarın buna karışmamasını, Osmanlı memurlarının kasaba içinde bulunmamasını emretmişti. Ancak, 1780’den itibaren merkezî hükümet bu fermanın koşullarına uymamaya başlamıştı. İşte Zeytunluların devletle sorunu bundan sonra şiddetlenmeye yönelmiş, Zeytunlular da her yeni vergi salınışında, her yeni baskıda ayaklanmışlardı.

Burada bir parantez açalım: Türk tarihçileri Osmanlı Devleti’nin Mühimme Defterleri’nde bu fermana dair herhangi bir kayıt olmadığını, Ermeniler ise fermanın aslının 1884’te çıkan bir yangında yok olduğunu söylüyorlar. Ancak Zeytun’a vergi muafiyeti uygulandığını Türk tarihçileri de kabul ediyor. Demek ki Zeytun isyanlarıyla vergi muafiyetinin ihlali arasında bir ilişki olabilir.

III. Napolyon’a dilekçe

Ancak, 1860’ta Lübnan’da patlak veren Marunî isyanından sonra Fransa’nın baskılarıyla Lübnan’a özerklik verilmesinden esinlenen Ermenilerin 1862’de Fransız İmparatoru III. Napolyon’a dilekçe yazarak bir Ermeni Prensliği için destek istemeleri, geleneksel başkaldırılardan farklı bir nitelik taşıyor. Benzer bir dilekçe yine Ermeni yurdu olan Haçin’den de gelince, Napolyon’un isteği üzerine Fransa Büyükelçisi, Haçin ve Zeytun’da incelemelerde bulunmuş ve bölgede muhtar bir idare kurulabileceği yolunda bir rapor göndermişti. Ancak, Fransa Ermenilerin Lübnan Marunîleri gibi Katolik Kilisesi’ne bağlanmalarını istiyordu. Ortodoks olan Ermeniler bunu kabul etmeyince Napolyon bölgeyi unutup gitmişti.

Ancak Ermenileri esinlendiren sadece Marunîler değildi. 1853’te Kırım Savaşı için asker ihtiyacını karşılamak üzere Maraş ve Kozan dağlarına gelen devlet, yarı özerk yaşamaya alışmış olan Dulkadırlı ve Bayazıdlı gibi Türkmen aşiretlerinin isyanıyla karşılaşmıştı. Ermeniler de bu grupların yarattığı kargaşadan yararlanmaya kalkmışlardı. Nitekim Osmanlı Devleti bölgeyi kontrol (terbiye) etmek için 1864 sonlarında Fırka-i İslâhiye adlı bir birlik kurmak zorunda kalacaktı. Fırkanın hareket alanı İskenderun’dan başlıyor, Maraş, Zeytun, Elbistan, Kilis, Niğde, Kayseri ve Adana’yı içine alarak Sivas vilayet sınırında bitiyordu. Fırka-i İslâhiye’nin başına 4. Ordu Kumandanı Derviş Paşa, halkla ilgili idari işleri görmek üzere de Ahmet Cevdet Paşa tayin edilmişti. Birlik kısa sürede denetimi sağlamış, 1865 yılında Zeytun “işhan”ları (beyleri) önce Halep’e ve oradan da İstanbul’a sürülmüştü.

Fırka bundan sonra, Hatay, Osmaniye, Adana ve Maraş bölgesinde devlete başkaldırmayı âdet haline getiren Türkmen ve Kürt aşiretlerini de devletin buyruğu altına aldı. (Dadaloğlu adlı bir Türkmen aşığının “Dadaloğlum bir gün kavga kurulur/ Öter tüfekler, davlumbazlar vurulur/ Nice koçyiğitler yere serilir/ Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” şeklindeki bozlağı devletin bu politikasına tepkiyi anlatıyordu.) Uzun bir süre bölge sakin yaşadı.

Babik Paşa olayı

Zeytun Ermenileri 1877-1878’deki Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından devletle bir kez daha karşı karşıya geldiler. Savaşın sonunda imzalanan Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi uyarınca Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Doğu Anadolu’nun altı vilayetinde, (Erzurum, Van, Bitlis, Sivas, Harput ve Diyarbakır) ıslahat yapılması gerekiyordu. Zeytunluların Büyük Devletler’in desteğine güvenerek isyan hazırlığı içinde olduğu istihbaratını alan Halep Valisi Kamil Paşa ve komutanlarından Veysi Paşa, yanına bir miktar asker alarak Zeytun’a gelmiş, halkın elindeki silahları toplamış, 200 kişiyi tutuklamış ve kocaları dağa çıkan sekiz Ermeni kadını Halep’e götürmüştü. Kadınların götürülmesi, zaten çok ciddi bir tahrik unsuruyken Kamil Paşa bununla da yetinmemiş, eşkıyanın köylerden çaldığı mal ve hayvanları sahiplerine geri vermek bahanesi ile askerleriyle birlikte 40 gün boyunca Zeytun’da kalmıştı. Bu dönem içinde, Ermenilerin Babik Paşa dedikleri bir toplum önderini (ki Türk tarafına göre “eşkıya başı” idi) yakalayarak kiliseye hapsetmişti. Kamil Paşa ve birlikleri yüzünden gerilimin artması üzerine İngiliz Konsolosu Layard İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Salisbury’ye “Kamil Paşa’nın Türk valilerinin en iyisi olduğunu” rapor etse de İngiltere’nin baskıları sonunda, Mart 1879’da Kamil Paşa Halep Valiliğinden azledildi. Ardından Zeytun’daki tutuklu Ermeniler serbest bırakıldı. Babik Paşa daha sonra Zeytuûn’a Belediye Başkanı oldu, ortalık yine yatıştı.

 

1895 çatışmaları

1894-1896 yılları arasında Urfa ve Sasun’da Ermeni köylülerinin devlete verdikleri vergiler dışında bir de Kürt beylerine vergi vermeye itiraz etmesi üzerine patlak veren olayların Hamidiye Alayları destekli devlet kuvvetlerince son derece kanlı şekilde bastırılması sırasında İngiltere, Fransa ve Rusya’nın İstanbul’daki büyükelçileri biraraya gelerek, 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi gereğince yapılması gereken ama hâlâ yapılmayan ıslahatların derhal yapılması için hükümete bir memorandum vermişlerdi. Görüşmelerin sürüncemede kalması üzerine, İstanbul’daki Ermeniler bir gösteri düzenlemişlerdi. Gösteri sırasında çıkan olayları bahane eden hükümetin Ermenileri katletmesi üzerine, Büyük Devletler ağırlıklarını koydular ve Abdülhamit 3 Ekim 1895’te reform paketini kabul etmek zorunda kaldı. Bu sırada Trabzon, Erzurum, Bitlis, Van, Harput, Diyarbakır, Sivas ve Çukurova’da Ermenilere karşı katliamlar devam ediyordu.

Bu kaotik ortamda, Hınçak Partisi’ne mensup Haçinli Baron Agasi’nin etrafında toplanan Zeytun, Fırnız, Keban, Sis, Landok, Karamanlı, Döneke, Sivilli köylüleri öz savunma gerekçesiyle, 1895 yılı sonbaharında harekete geçtiler. İddialara göre civar vilayetlerdeki Ermenilerin de katılmasıyla isyancıların sayısı 15 bine ulaşmış, hükümet Zeytun’a 11 tabur piyade, 100 süvari, dört dağ topu getirmiş, Adana-Sis’te dört redif taburu, İskenderun’da ise bir cebel (dağ) taburu yedek tutmuştu. Kuşatma sürerken, müzakerelere memur edilen Halep’teki Rus, (Almanya ve Avusturya’yı temsilen) İtalyan, Fransız ve İngiliz konsolosları 11 Ocak 1896’da Zeytun’a gelmişlerdi. Sonunda Konsolosların verdiği rapor İstanbul’da etkili oldu, olaylardan sorumlu tutulan Maraş bölgesi komutanı Remzi Paşa azledilerek yerine Halep Nizamiye Fırkası Kumandanı Edhem Paşa getirildi. Uzun müzakerelerden sonra 11 Şubat 1896 tarihinde taraflar arasında bir barış anlaşması imzalandı. İsyancıların lideri Baron Agasi ile dört arkadaşı anlaşma uyarınca masrafları hükümetçe karşılanmak üzere 23 Mart 1896 tarihinde Mersin’den Lind des Messageries adlı bir gemiyle Marsilya’ya gönderilmişler ve olaylar kapanmıştı. Ancak, 13 Mart 1897 tarihli bir Osmanlı belgesine bakılırsa bu ekipten bir bölümü Kıbrıs üzerinden İskenderun’a geri dönmüş ve siyasi faaliyetlerine bıraktıkları yerden devam etmişlerdi.

Resmî tarihin son “Zeytun İsyanı”

Resmî tarihçilerin “1915 Tehciri’ni gerekli kılan” olaylardan biri (diğeri Van İsyanı’dır) olarak günah keçisi ilan ettikleri son Zeytun direnişi, Osmanlı Devleti’nin 3 Ağustos 1914’te genel seferberlik ilan etmesinden sonra yaşandı. Amele Taburlarına alınan gayrımüslimlerin kitleler halinde imha edildiğine dair haberlerin etkisiyle askere gitmek istemeyen 20-25 kadar Ermeni genci, Zeytun civarında hem Osmanlı askerlerinin hem de Zeytunluların başına bela olmuştu. 30 ağustosta Zeytun’a gelen Maraş Mutasarrıfı Haydar Paşa, herhangi bir direnişle karşılaşmadan isyancıları teslim almış, halkın elindeki 200 kadar silahı da toplamış, olay da kapanmıştı.

Şubat ayında benzer bir olay daha yaşandı. Yine 20-25 kişilik asker kaçağı grubu, Zeytun’un en sağlam yeri olan, Aziz Astvatsatsin (Tekye) Manastırı’na sığındılar. Onlara destek için civar köylerden gelenle birlikte manastırda 300 kadar kişi toplandı. Grubu Binbaşı Hurşit Bey kumandasındaki 22. Alay, bir nizamiye taburu, Halep Mürettep tümeninden üç depo taburu, iki süvari bölüğü (toplam altı bin asker) ve iki dağ topu teslim almaya gelmişti. Bu eşitsiz güçler arasında 25 Mart 1915 günü sabahtan akşama kadar devam eden çarpışmalar sonucunda, Ermeni tarafı 37 ölü 100 kadar yaralı, Türk tarafı ise 26 yaralı, biri Binbaşı (Süleyman Bey) olmak üzere sekiz kayıp vermişti. Çatışma esnasında Zeytun Belediye Başkanı Nezaret Çavuş öldürülmüş, ölüsü ibreti-i âlem için Maraş’a getirilerek teşhir edilmişti. Sonunda, Zeytun’da toplanan Ermenilerin çoğu köylerine dönmüşler, 300 kadar Ermeni genci de kendiliklerinden teslim olmuştu.

Gerçekten de, 14 Mart 1915’te “genel bir Ermeni isyanına ihtimal vermiyorum”, diyerek olayı 4. Ordu Kumandanlığı’na haber veren şifreli bir telgrafta, kaçak Ermeni askerlerinin bazılarının çatışma sonucu değil, yerel Ermenilerin girişimi sonucu kendiliklerinden teslim oldukları bilgisi yer alıyordu. Kaçakların Zeytun Ermenilerinin yardımı ile teslim oldukları bilgisi ABD’nin Halep Konsolosu J. B. Jackson’dan Büyükelçi Morgenthau’ya gönderilen 21 Nisan 1915 tarihli mektupta da vardı. Aynı şekilde İstanbul’da bulunan Alman gazeteci Tyszka’nın aktardığına göre, Ermeni Patriği olaylar sırasında Dahiliye Nazırı Talat Paşa’yı ziyaret ettiğinde, Paşa kendisine, “Zeytun Ermenilerinin davranışlarından son derece memnun olduğunu” aktarmıştı.

O sırada Zeytun’un bağlı olduğu Halep Valisi Celal Bey ise “Maraş’a yeni bir mutasarrıf tayin olundu. Ve bu zat [Mümtaz Bey] Zeytun’da birkaç asker firarisinin mevcudiyetine siyasi bir hava vererek bizzat oraya kadar gitti (...) kırk elli kadar Ermeni tevkif ve idareten Maraş’a hapsedildi” diyerek olaylardan Osmanlı idarecilerini sorumlu tutmuştu. Celal Bey’in bazı Ermenileri serbest bırakması ve sorunu güzellikle halletmeye çalışması üzerine, Zeytun Halep’e bağlı olmaktan çıkarılmış, bağımsız liva haline getirilmişti.

Bu kararların alınmasında, o tarihlerde İngilizlerin İskenderun bölgesinde çıkarma yapmaya hazırlandıklarına ilişkin istihbaratın rolü olmalı. İngiliz belgelerinden anlaşıldığı kadarıyla, bu konuda sadece Çukurova’daki Ermenilerle değil, yurtdışındaki Ermeni örgütleriyle de bir dizi görüşme yapılmıştı. Bu görüşmelerde, Ermeni Komitesi temsilcileri, İngilizlere Çukurova ve İskenderun bölgesinde savaşacak 20 bin kişilik bir gönüllü sağlayabileceklerini iddia etmişlerdi. Benzeri teklifler Amerika’daki Ermeni Ulusal Direniş Komitesi tarafından da yapılmıştı. Ancak İngiltere bu teklifleri ciddiye almamış ve İskenderun’a çıkartma yapma fikrinden vazgeçmişti.

Tehcir başlıyor

Buna rağmen, 8 Nisan 1915 tarihinde, Zeytun Ermenilerinden ilk kafile Müslümanların yoğunlukta olduğu Konya Ovası’ndaki Sultaniye ve Karapınar’a doğru yola çıkarıldı. Bu tarihte resmî tarihçilerin tehcirin ikinci önemli gerekçesi olarak gösterdiği “Van İsyanı” henüz başlamamıştı. Zeytunluların boşalan evlerine daha 20 nisanda Antep’ten getirilen Makedonya muhacirlerin yerleştirilmesi, bu konudaki planların çok önceden yapıldığını gösteriyordu. Nitekim daha sonra buna dair pek çok kanıt ortaya çıkacaktı.

24 nisanda, Dâhiliye Nazırı Talat Paşa, Cemal Paşa’ya bir yazı göndererek, Zeytunluların Konya’ya sevklerinin güvenlik gerekçeleri nedeniyle artık mümkün olamayacağını belirterek, yeni kafilelerin Urfa ve Halep’e yönlendirilmesini istedi. Çünkü İttihatçıların, Osmanlı Devleti’nin tüm Ermeni tebaası için başka planları vardı. Aynı gün, İstanbul’da Ermeni cemaatinin en seçkin üyelerinden yaklaşık 250 kişilik bir grup evlerinden toplanarak Ayaş ve Çankırı’ya doğru yola çıkarıldılar. Genelkurmay Arşivi’ndeki bir belgeye göre 4 Mayıs 1915’ten itibaren Maraş’tan Halep yoluyla Suriye’nin Deyr Zor çöllerine gönderilen toplam 27.100 Ermeni’den 9.930’u Zeytunluydu. Bunların kaçının menzile sağ vardığını bilmiyoruz. 16 Mayıs 1915’te, Zeytun’un adı, şehit Binbaşı Süleyman’ın adından dolayı “Süleymanlı” yapıldı ve Zeytunlu Ermenilerden kalan son iz de silindi. Benzer ameliyeler ülkenin tüm bölgelerinde yapılacak ve Ermeniler 2500 yıldır yaşadıkları topraklardan sökülüp atılacaktı.

***

İngilizler ve Ruslar Ermeni Meselesi üzerinden çekişme halindeydi. 1896 Van olaylarının Rusların işgaline yarayacağını düşünen İngilizler, bölgede inisiyatifi Ruslara kaptırmamak için olaylara müdahale ediyorlar ve Ermeni komitacılarını direnişe son vermeleri yönünde ikna ediyorlar.

“Van, Müslüman Türk’ün vahşi idare ve boyunduruğundan kurtarılmıştır. Bölge bundan böyle Rus umumi valisi tarafından idare olunacaktır. Van kahramanı Aram bu makama getirildi. Daha şimdiden bir çok Ermeni delikanlılarını toplayarak bir gönüllü birliği teşkil etti. Evlatlarının en iyileri şimdiden silah altındadır. Bu yeni ordu, savaş meydanlarında Ermeni bayrağını ebedi müttefiki olan Rus bayrağının yanında taşıyacaktır...”

Sever Yânin imzalı Roskof’ta çıkan Otro – Yoga adlı Rus gazetesinden. (Mayıs 1915)

Van vilayeti XIX. yüzyıl sonu XX. yüzyıl başlarında Ermenilerin Anadolu’daki faaliyetlerinin en açık şekilde görüldüğü yerdir. Buradaki komitelerin çalışmaları Ermeni faaliyetlerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Zira diğer vilayetlerde gizli kalan Ermeni tertipleri, burada aleni bir şekilde ortaya çıkmıştır.[1]

Bu araştırmada, Van vilayetinde ortaya çıkan Ermeni olayları, tarihsel süreciyle incelenmiştir. Özellikle son otuz beş-kırk yıldır sık aralıklarla Ermeniler tarafından dünya kamuoyuna taşınan iddialarını, Van’da gerçekleşen Ermeni olayları, (Bu olaylarda Ermenilerin oynadıkları rol) çürütür niteliktedir. Bu amaçla, Ermenilerin bölgedeki siyasi faaliyetleri ve bu siyasi faaliyetlerde kullandıkları yöntemler çalışmada anlatmıştır.

Araştırma, her ne kadar Van’da gerçekleşen iki Ermeni isyanını içerse de yoğunluk ikinci Van isyanı üzerinde olmuştur. Çünkü ikinci Van isyanı, niteliği itibariyle Osmanlı Hükümeti tarafından 14 Mayıs 1331 (27 Mayıs 1915) tarihli “Vakti seferde icraat-i hükümete karşı gelenler için cihet-i askeriyece ittihaz olunacak tedâbir hakkında Kanun-ı Muvakkat”[2]ın en önemli sebeplerinden birisini teşkil etmiştir.

İsyan, bu “sevk ve iskân” kararından yaklaşık bir buçuk ay kadar önce 15 Nisan 1915 tarihinde çıkmış, büyümüş ve isyan sırasında Van’daki yönetim zor durumda kalmıştır. Van Valisi Cevdet Bey, Rusların Başkale istikametinde Van’a doğru ilerlediğini ve takriben 15 Mayıs’ta Van’a gireceklerini tahmin ederek 14 Mayıs’tan itibaren Van’dan Bitlis istikametine doğru geri çekilme emrini vermiştir. 15 Mayıs’ta Rus ordusu (Bu ordunun içerisinde Rusya Ermenilerinden oluşan Ermeni gönüllü askerleri) ve Van vilayetindeki yaklaşık 35-40 bin civarındaki Ermeni buluşmuş, şehirde kalan 20 binin üzerinde Türk katledilmiş ve yeni Van valiliğine Aram Manukyan seçilerek kasabalara yeni Ermeni kaymakamlar gönderilmeye başlanmıştır. Oysa “sevk ve iskân kararı” bu tarihten sonra 27 Mayıs 1915 tarihinde savaş içerisinde olan Osmanlı Devleti tarafından bu ve bunun gibi faktörlerin doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Birinci Van İsyanı (1896)

Van’daki Ermeni hareketlerinin 1914 yılından geriye doğru yaklaşık 60–70 yıllık bir mazisi vardır. 1857 yılında Varrak Manastırı’nda bir basımevi kurulmuş ve burada Ermeni isteklerine ait eserler basılmış, “Vaspurgan”, “Van Kartalı” gibi gazeteler çıkartılarak propaganda yoluyla isyana hazırlık yapılmıştır.[3] 1870 ve 1880 yıllarında ise  “İttihat ve Halas”, “Araratlı” ve “Karahaç” gibi örgütler kurulmuştur.[4] Bu bakımdan genel olarak Ermeni isyan komiteleri Van’da diğer yerlere kıyasla daha organize ve kuvvetli olmuştur.

1872 yılında Van’da kurulan “İttihat ve Halas”, Rus taraftarı bir çizgi yürütmüştür. Böylece Rusya’dan da gördüğü destek ile kuvvetli bir siyasi teşekkül haline gelmiş ve Van merkez olarak etrafındaki Ermenilere sürekli isyan fikirlerini aşılamıştır.[5]

Aynı yıl (1872), Van’da kışkırtma hareketlerini hızlandırmak, Ermenileri Rus ordusu saflarına çekmek ve Osmanlı ordusuna karşı kullanmak için “Kurtuluş Birliği Cemiyeti” kurulmuştur.[6]

1878 yılında yine Van’da “Siyah Haç Cemiyeti”[7] diğer yaygın adıyla “Karahaç”, kurulmuştur. Bu örgüte (Karahaç) verilen ad, üyeleri arasında sır tutmayanları listedeki isimleri üzerine haç işareti çekerek idama mahkum etmelerinden ileri gelmiştir. Adı geçen cemiyete üye olanlar büyük bir mesuliyetin altına girmiş oluyorlardı. Örgütün ileri gelenleri Rusya’dan gelen Ermenilerden oluşmaktaydı. Genel olarak bu örgütleri doktor Navarstyan tanzim etmiştir. Örgütlerin faaliyetleri birkaç yer ve koldan idare olunmuştur. Bunlardan birisi Tiflis’tir. Buradan silah ve cephane tedarik etmek üzere icap eden paralar gönderilmiştir.[8]

Birinci Van İsyanı ile İlgili Van’daki Konsolosların Raporları

Haziran 1896 da başlayan Birinci Van isyanının hazırlığı yukarıda da anlatıldığı üzere, geriye doğru uzunca bir zaman dilimini almıştır.

Van’da ki Ermeni komiteleri buradaki Türkleri yok ederek bölgeyi ele geçirmek için kurulmuş, sürekli dışarı ile irtibatta bulunarak silah tedariki sağlamıştır. İsyan öncesinde Van konsolosu yüzbaşı Clayton tarafından hazırlanan 12 Ekim 1890 tarihli raporda; Rusya Ermenistan’ından Türkiye Ermenilerine silah göndermek için cemiyetler kurulduğu ve silahların dağıtılması için ise ajanlar angaje edildiği yolunda bilgiler elde edildiği yazılmıştır. Clayton, 1890 Kasımında da Ermenilerin isyan hazırlığı içerisinde olduğunu ve Amerikalı bir misyonerden Rusya’dan gelen bu silahların Van’da dağıtıldığını öğrendiğini raporunda ifade etmiştir.[9]

İsyanla ilgili olarak Van’da konsolosluk yapmış olan General Mayewski ise şunları yazmıştır: “1895’te, Van ihtilâlcileri Avrupa’nın ilgisini Ermeni sorunu üzerine yeniden çekmeye çalışıyorlardı. Zengin Ermenilere, ölüm tehdidiyle para yardımı istenen mektuplar gönderiliyordu. Bu süre zarfında Van ihtilal komitesi kararı ile bazı politik cinayetler de işlendi. Bu cinayetlerin en mühimi 6 Ocak 1895 günü, yani Ermenilerin en büyük bayram günü, mukaddes ayini icra için kiliseye gitmekte olan Papaz Bogos’un şahsında işlendi. Zavallı ihtiyar, bazı ihtilalcilerin adi davranışlarına karşı koyduğu için ölüme mahkum edilmişti.

“1895–96 kışında Ermeni gençleri Rus konsolosluğu yakınındaki evlerin geniş odalarında toplanıp müfreze hatta kıta talimleri yapıyor ve bazen heyecana gelerek atış denemelerine girişiyorlardı.

“...Her yerde olduğu gibi, baharla birlikte ihtilal hareketleri de önem kazanmaya başladı. Şehrin yakınlarında öldürülüp vücutları parçalanan insanlardan bahsedilmeye başlandı. İhtilalciler, bu gibi cinayetlere karşı bir takibat yapılmadığını gördükçe, günden güne daha da cesaret kazandılar. Bununla beraber Ermenilerin cüretleri arttığı ölçüde Müslümanların da sabrı azalıyordu.” [10]

1896 Haziranına kadar Ermeniler tarafından bir çok küçük çaplı isyan ve çeşitli olaylar çıkartılmışsa da, yönetim tarafından bunlar engellenmiştir. 2-3 Haziran gecesi gerçekleşen olayı İngiliz Başkonsolosu Williams, raporunda şöyle anlatmıştır:

“2/3 Haziran 1896 tarihi gecesi Van sokaklarında devriye gezen askerlere Ermenilerin ateş açmaları sonucu, devriyenin komutanı olan subayla bir er ağır bir şekilde yaralanmışlardır. Artık Müslümanların dayanma güçleri kalmamıştı. Bunlara maceracı Ermeniler sebep olmuştu. Yapılan bu isyanın kendilerine yararlı olmayacağını birkaç kere söyledim. Böylece bir harekete girişmemelerini tavsiye ettim, hatta rica ettim. Sanıyorum ki, şimdi artık hiçbir umutları kalmamıştır.”[11]

3 Haziran’da başlayan olaylar 4 Haziran’da hız kazanmış ve 6 Haziran 1896 Cuma sabahı erken saatlerde silahlı Ermeniler tarafından isyan şiddetlendirilmiştir.

6 Haziran gününü İngiliz Konsolos Williams, raporunda şöyle anlatmıştır:

“6 Haziran’da Amerikan misyoneri Dr. Regnault ile birlikte asilerin savunduğu iki yeri gördüm. Korunma usulleri beni şaşırttı. Kendileri, İran’dan yardım kuvvetleri gelinceye kadar on gün dayanacaklarını söylediler. Bunlar arasında Amerika, Rus, Bulgar tabiyetinde olanları da vardı. Asilerin toplamı da (600)’e çıkar.” [12]

8 Haziran günü şiddetlenen çarpışmalar, 10 Haziran ile 16 Haziran arasında Ermenilerin vur kaç taktikleriyle veya mazgallardan Türklere açtıkları ateşlerle sürmüştür.

Hükümet, bütün bunlara rağmen sağduyusunu korumaya çalışmış, Ermenilerin teslim olmalarını istemiş ve bunun için Van’da bulunan konsolosluklara müracaat etmiş, Ermeni temsilcilerin, isyancıların, teslim oldukları takdirde Van kalesinde muhafaza edileceklerini söylemiştir. Ayrıca, bunlar hakkında bir karar verilinceye kadar yabancı mümessillerin kontrolünde olmalarını ve afları için tavassutlarını teklif eden Van Valisi Nazım Paşa başta olmak üzere Sadettin Paşa, Şemsettin Paşa ve Van Vali vekili C. Melik imzalı bir beyannameyi konsoloslara iletmişlerdir.  Konuyla ilgili olarak konsoloslar Hükümetin bu ılımlı yaklaşımını uzlaşıcı görmüşler ve bu şartlarda Ermenilerin silahlarını bırakması gereği üzerinde bir karara vararak durumu Ermeni çetecilere bir mektupla bildirmişlerdir.[13]

Sadettin Paşa, 23 Temmuz 1896 tarihli raporunda, konsoloslar tarafından yapılan bu ılımlı teklife rağmen isyancıların silah bırakmadıklarını, tavsiye ve nasihatleri kabul etmediklerini bildirmiştir.[14]

İsyan, 10 Eylül 1896’da tekrar başlamıştır.[15] 14–15 Eylül’de evlere sığınan Ermeni isyancılarla çatışmalar devam etmiştir.

Yaklaşık beş ay süren isyan, Ekim ayı sonlarında büyük oranda bastırılabilmiştir. Ancak tam anlamıyla bitirilmiştir de denilemez, çünkü 1897 yılında da devam etmiştir. Hariciye Nezaretinin 10 Ağustos 1897 tarihli dış temsilciliklere gönderdiği telgrafta:

“...Ayın 7’sinde Ermeni çeteleri Haydıranlı ve Mazkiri aşiretlerine saldırmış ve çok vahşiyane hareketlerde bulunmuşlardır, 116 kadın ve çocuğu öldürmüşlerdir. Takip edilen âsîler İran’a kaçmış olup hudut bölgelerinde gerekli tedbirler alınmıştır.” şeklinde bilgi vermiştir. [16]

Birinci Van isyanında umduklarını bulamayan ve başarısızlığa uğrayan Ermeniler bu defa propaganda yoluyla Şemsi Paşa’nın kendilerine işkence yaptığı yaygarasını yapmaya başlamışlardır.[17]

İkinci Van İsyanı (1915)

Osmanlı Devleti 3 Ağustos 1914’te seferberlik ilan etmiştir. Seferberliğin ilanından yaklaşık 27 gün sonra yani 30 Ağustos 1914 tarihinde Zeytunlu Ermeniler Osmanlı bayrağı altında savaşmayı reddederek kendi subaylarının yönetiminde bir “Zeytun Fedayi Alayı” kurarak resmen isyan etmişlerdir.[18]

Osmanlı Devleti henüz savaşa girmeden önce Rus-Ermeni yakınlaşması hakkında bilgi sahibi olmuştur. Alman Yarbaylarından Guse de Türkiye’deki Ermenilerin, Türkiye aleyhine taşıdıkları zararlı fikirleri, Rusların ilerlemeleri halinde eyleme dönüştürecekleri ve ayaklanacaklarının bilindiğini yazmıştır.[19]Bu amaçla, 19 Temmuz 1914 tarihli Rusların Kafkasya Ermenileri aracılığıyla yapmakta olduğu kışkırtmalara karşı alınacak önlemleri belirten 3. Ordu Komutanlığı emri çıkartılmıştır.[20]

Emirde, Rusların Kafkasya’daki Ermeniler vasıtasıyla Türkiye’de bulunan Ermenileri teşkilatlandırıp Osmanlı Devletinden zaptedecekleri yerleri Ermenilere vererek istiklâllerini temin vaadiyle teşvik ettikleri, daha da ileri giderek bölgede yaşayan köylülerin giymiş oldukları kıyafetleri giyerek Ermenilerin yaşadıkları köylere silah ve cephane soktukları ve hatta Rus Generallerinden Loris Melikof’un oğlunun bu maksatla Van’a gittiği haberi alınmış olduğu ve bunun için gerekli tedbirlerin alınması gereği bildirilmiştir.[21]

6 Eylül 1914’te Başkomutanlık tarafından 3. Ordu Komutanlığına gönderilen mesajda, Van’daki Ermenilerle Rusların haberleştiklerinin istihbar edildiği bildirilmiştir.[22]

Benzer bir telgraf 14 Eylül’de Erzurum Vali Vekili Defterdar Cemal Bey tarafından 3. Ordu Komutanlığına çekilmiştir.[23] Telgrafta: “Rus Hükümetinin Kafkasya’daki Ermenilere görülmedik derecede güvendikleri, onları kendi tarafına çekip Doğu Anadolu’da istedikleri anda isyan çıkartarak iç işlerimize karışmaya çalışacakları...”[24] bildiriyordu.

18 Eylül 1914 tarihli Bitlis Valisi Mustafa Bey’den 3. Ordu Komutanlığına çekilmiş olan şifreli telgrafta: “Seferberlikten sonra bu bölgedeki Ermeniler, komitelerin talimatlarına göre Kafkasya Ermenileriyle birleşerek Rus Ordusunun harekatını kolaylaştırmaya karar vermişlerdir”[25] denilmiştir.

14 Ekim 1914’te Beyazıt Mutasarrıfı’[26]nın Dahiliye Nezaretine gönderdiği mesajda ise 26 Eylül’de Van, Muş, Bitlis ve Kars’da Ermeni gönüllülerinin toplanarak saldırı hazırlıklarında bulunduklarını, hatta içlerinden birkaçının Van’a gittiklerini bildirmiştir.[27]

Kasım ayı içerisinde artık Osmanlı Devleti sıcak bir savaşın içerisindedir.

29 Kasım 1914’te Van’da büyük bir isyan çıkacağının haberini Jandarma Tümen Komutanı Kâzım Bey, yakalanan iki casusun ifadeleriyle Başkomutanlığa bildirmiştir. Telgrafında Kâzım Bey: “Derdest edilen iki casusun ifadesinden bu günlerde Van’da ve vilayet dahilinde kıyam olacağı anlaşılmıştır. Ahvalde bunu gösteriyor.”[28]diyerek eğer böyle bir kıyam olursa müşkül bir vaziyette kalınacağını bildirmiştir.[29] Bir gün sonrasında ise, Van Valisi Cevdet Bey, Rus kuvvetlerinin Kotur’dan Van’a doğru ilerlediklerini, Ermenilerin Van’da herhangi bir olay çıkarmamalarına çalıştığını bildiren telgrafı çekmiştir.[30] Van’dan 2 Aralık tarihinde çekilen diğer bir telgrafta ise, Ermeni erlerden firariler olduğu ve bunların Rusların tarafına geçtiğini haber vermiş 4 Aralık 1914 tarihli Van seyyar Jandarma Tümen Komutanı Kâzım Bey’in bir diğer telgrafında ise düşmanın bölgede ele geçirdiği yerlerde Müslüman ahalinin elindeki silahları alıp Ermenilere verdiği ve Ermenilerden kıtalar oluşturduğu bildirilmiştir.[31]

İkinci Van İsyanı Sırasında Van’ın Nüfusu

Van’da nüfus Müslümanlar lehindedir. 1914 tarihli Dâhiliye Nezareti’nin yaptırdığı Memâlik-i Osmaniyye’nin 1330 Senesi İstatistiği (Statistique Officel de 1914)’ne göre Van vilayeti ve kazalarındaki nüfus şöyledir:


 

Vilayet – Kazalar                            Müslüman     Ermeni         

                                                          Nüfusu           Nüfusu              Toplam

Van vilayeti merkez kazası          45.119            33.789                79.736

Ercis kazası                             27.323              8.083                33.406

Şitak (Çatak) kazası                   8.132              4.292                12.717

Adilcevaz kazası                       10.820              4.849                15.669

Gevaş kazası                            18.123            10.520                28.643

Hakkâri sancağı – merkez            21.848              3.461                27.680

Çölemerik kazası                         7.450                 297                  9.004

Mahmudi  kazası                        10.230                528                 12.959

Şemdinan kazası                         9.873                    -                 11.740

Hoşap kazası                              7.691               1.015                 8.706

----------------------------------------------------------------------------

Vilayet Toplamı                         166.609            66.834               242.260


 

Listede görüldüğü gibi Van merkez ve Hakkâri sancaklarından teşekkül eden Van vilayetinin Hakkâri’deki[32] Müslüman nüfus toplam nüfusun yaklaşık % 70’ini, Ermeni nüfus ise % 30’luk kısmını teşkil etmiştir. Ayrıca Şitak (Çatak) dışında diğer kazalarda ortaya çıkan durum, Müslümanların Van vilayetinin her yerinde Ermenilerin iki veya üç katını oluşturduğudur. Ortaya çıkan bir diğer önemli unsur da göçebe hayatları sebebiyle çok sayıda Türk’ün sayıma katılmamalarıdır. Zira bunlarda hesaba katılırsa Türk nüfusu daha da yükselecektir.[33]

Zaten II. Meşrutiyetle birlikte Doğu Anadolu ve özellikle Van vilayetinden seçilen mebusların temsil nispetine Ermenilerin itiraz etmeleri üzerine vilayette süratle bir nüfus sayımı yapılması için alınan kararı yukarıda tabloda verdiğimiz gerçeği ortaya çıkaracağını anlayan Ermeni komiteleri derhal sabote etmeye kalkmışlardır. Ermenilerin ve yabancı konsoloslukların da yer aldığı yukarıda verilen Resmi istatistik sonuçları, bir çok yabancı kaynaklarca da teyit edilmiştir.[34]

İsyan Öncesi Ermenilerin Van’da İzledikleri Strateji

Henüz isyan başlamadan Van’ın içine doğru çevre köylerde bulunan Ermeniler, kafileler halinde yerleşmeye başlamışlardır. Seferberliğin ilanıyla birlikte askere çağrılan Ermeniler de firar ederek birçoğu Van’a gizlice gelmişlerdir. Bu durum hükümetin de gözünden kaçmamıştır. Vali Cevdet Bey, Ermeni komite reislerine bu göçün nedenini sorduğunda “Köylerde geçim daraldı, akrabalarımızın yanına göç etmeye mecbur kaldık” gibi bahaneler ileri sürerek cevap vermişlerdir.[35]

Ekim ayına kadar Van ve çevresindeki bütün gençler askere gitmişlerdir. Van’da yaşlı, kadın ve çocuklardan başka kimse kalmamıştır. Ekim ayının bu günlerindeki en üzücü haberlerden birisi Harput’ta bulunan kolordunun Erzurum’a doğru hareket ettiğinin duyulması olmuştur. Olaydan birkaç gün önce bu kolorduya bağlı tümenlerden birinin Muş, diğerinin de Elazığ’dan yola çıktığı haber alınmıştır. Kolorduya bağlı Van’da bulunan üçüncü tümenin Van’da kalacağı da pek muhtemel değildi. Çok geçmeden bu tümeninde Van’dan ayrılacağı haberi duyulmuştur. Normalde birlikte hareket etmesi istenen kolorduya bağlı bu üç tümene emir aynı zamanda çıkmış, Muş ve Harput’takilere emir ulaşmasına rağmen, Harput postanesinde ortaya çıkan bir yanlışlık sonucunda emrin Van’daki tümene tebliği yapılamamıştı. Ancak, yanlışlık fark edilir edilmez Van’da bulunan tümen de süratle hazırlıklara başlamıştır. Van’daki Türk halkı bu habere üzülmüş, hatta bu emrin durdurulması için girişimlerde dahi bulunulmuş ancak bir netice alınamamıştır.[36]

Tümen, Van’dan ayrılırken son anda Vali Cevdet Bey’in emriyle yolunu uzatarak Ermenilerin bulunduğu Haç mahallesinden geçmiştir. Ancak, geçiş sırasında mahallede sokaklar tenha, kapılar ve pencereler kapalı olup, gizlice perde aralarından gözetlenmiştir.[37]

Ekim sonuna doğru İngiltere, Fransa ve Rusya savaş ilan edince bu defa Van’da bulunan Rus, İngiliz ve Fransız konsolosları şehirden çıkmak zorunda kalmışlar ve valiye veda ederek Van’dan ayrılmışlardır. Bu defa da Türk halkının tümen ayrılırken göstermiş olduğu coşkunun aynısını Ermeniler şehirden ayrılan konsoloslara karşı göstermişlerdir.[38]

Van’da bulunan tümen gitmişti, fakat tümenin tamamının gittiğini Ermenilere duyurmamak ve şehirde çok sayıda asker olduğu izlenimini vermek için bir takım tedbirlere başvurulmuştu. Örneğin, kışlaların etrafındaki kordon kuvvetlendirilmiştir. Boş koğuşların lamba ve sobaları yakılmış ve fırınlardan eskiden olduğu gibi bol miktarda ekmek alınmaya devam edilmiştir. Borular her zaman ki vakitte divan taburu, karavan ve hazır ol çalmışlardır. Bir bölük asker, sürekli olarak kışla kapılarından girip çıkmaya memur edilmişti.[39] Bütün bunlar, şehirdeki Ermeniler için alınmış tedbirlerdi. Zira edinilen istihbaratta şehirde silahlı 30–40 bin silahlı Ermeni olduğu[40] ve Rusların Van’ı işgalini bekledikleri bilinmekteydi. Bunun için Van’ın çevresinde terörist faaliyetlere başlamışlardı.

İsyan Öncesi Van ve Çevresinde Ermeni Terör Hareketleri

15 Aralık 1914 tarihli Dahiliye Nezaretinden Van Valisine gönderilen telgrafta, Reşadiye ve Karçıkan telgraf hatlarının bazı kısımlarının Ermenilerce tahrip edildiğini ve bunlarla çatışmaya girildiği ve bu konuda bilgi gönderilmesi istenmiştir.[41]

Olaylar bu şekilde cereyan ederken 12 Ocak 1915’te Van’a, İran’da bulunan Türk ordusunun cephanesinin bitmek üzere olduğu ve acil olarak cephane sevkıyatı yapılması gereği bildirilmiştir. Yukarıda da belirtildiği gibi, şehirdeki gençler askere gitmiş, ancak yaşlılar, kadınlar ve çocuklar şehirde kalmışlardır. Bunun üzerine cephaneyi İran’da bulunan Türk ordusuna kimin götüreceği sorunu tartışılmış ve sonuçta çok riskli bir karara varılmıştır. Buna göre Van’da mekteplerde bulunan 11–12–13 yaşlarındaki çocukların cephaneyi götürmelerine karar verilmiştir. Bu amaçla gönüllü ailelerden alınan 120 çocuk yanlarında birkaç jandarma ile birlikte sırtlarında bu cephaneyi götürmek için yola çıkmıştır. Şehir halkı, 21 Ocak’ta çocukların cephaneyi orduya yetiştirdiklerini ve geri dönüş için yola çıktıkları haberini almıştır.[42]

Bir Vefa Örneği: Ermeni Doktor’un Türk Çocuklarını Tedavi Etmesi

Çocukların Van’a doğru ilerlemekte olduğu haberinin üzerinden çok geçmeden hava şartları birden bire değişmiş ve kar yağışıyla birlikte fırtına çıkmıştır. Ortaya çıkan duruma şok olan aileler tereddütlü bekleyişlerini sürdürürken diğer taraftan da yoldaki çocuklarından iyi bir haber almak için sürekli olarak hükümet binasına gidip gelmeye başlamışlardır. Ancak, şehre oldukça üzücü bir haber gelmiştir. Habere göre, 40 çocukla 8 jandarma kurtulabilmiş bunlarında büyük çoğunluğunun durumunun ağır olduğu bildirilmiştir. Şakak aşiretinin yaptığı arama çalışmalarında dağlarda ve yollarda donmuş olarak 39 çocuk cesedine rastlanmış ve bu çocuklar şehre getirilmiştir. Diğer yaklaşık 41 çocuğun, iki öğretmenin ve jandarmaların akıbetlerinin ne olduğu ise öğrenilememiştir.[43]

3 Şubatta şehre getirilen çocuklar, hastane niyetiyle kullanılan büyükçe bir eve sevk edilmiş ve burada tedavileri yapılmaya başlanmıştır. Şehirde bunlar olurken Van’ın çeşitli bölgelerinde Ermenilerin ayaklandıklarına, askerlere ve yöre halkına saldırdıklarına dair haberler de yoğunluk kazanmıştır. Bitlis Valisi’nin Dahiliye Nezaretine çekmiş olduğu 21 Şubat 1915 tarihli telgrafında Haksef nahiyesindeki Ermenilerin isyan ettikleri ve çarpışmaların başladığı bildirilmiştir. 6 gün sonra yani 27 Şubat 1915’te ise, Adilcevaz’dan Van’a gelmekte olan 300 kadar Siirt gönüllü askerine Ermenilerin ateş açtıkları ve 8 Türk askerinin öldürüldüğü bildirilmiştir.[44]

Hastane İran cephesinden gelen ağır yaralı askerlerle dolu olduğu için, hastane olarak kullanılan büyükçe bir evde bu çocuklara iki doktor tıbbi yardımda bulunmuştur. Bunlar Dr. Refik Bey ile Dr. Maltızyan’dır. Van halkının teveccüh ve muhabbetini kazanmış olan bu ihtiyar Ermeni doktorun faciayı haber alır almaz vilayete gelerek hizmetini arz etmesi herkesi sevindirmiştir. Ortodoks olduğu için Van’da bulunan Katolik ve Protestan Ermeniler tarafından pek sevilmeyen Dr. Maltızyan, öteden beri hastalarının dini ve milliyetleri ile alakadar olmamış kimin derdi varsa hemen yardıma koşmuştur.[45]

Van’a gelebilen 40 çocuktan, günlerce onları iyileştirmek için uğraş veren her iki doktor, 22’sini kurtarabilmiştir. Gerek Dr. Refik Bey gerekse Dr. Maltızyan birçok geceler uykusuz kalarak bu çocukları iyileştirmeye çalışmışlardır.[46]

Bu arada Van’ın çeşitli köy ve kasabalarında Ermenilerin isyan halinde oldukları haberleri Van’a gelmeye başlamıştır.

Van Jandarma Tümen Komutanlığının 16 Mart tarihli telgrafında, Van Vilayetinin Şitak kazasında Ermenilerin jandarma karakoluna ve erlerine saldırdıkları ve telgraf hatlarını kestikleri bildirilmiştir. Van Valisi, 20 Mart’ta (1915) artık vilayetin her tarafında çarpışmaların olduğunu ve gittikçe şiddetlendiğini bildiren haberi Başkomutanlığa iletmiştir.[47]

Böylece Van isyanı bütün şiddetiyle başlamıştı. Gerçekte isyan, yukarıda da anlatıldığı gibi birkaç ay içerisinde olgunlaşan ve patlak veren bir hadise değildi.

Dr. Maltızyan’ın Öldürülmesi: Vali Cevdet Bey’in Özel Merasimle Defnedilmesini İstemesi

Bu günlerde Van’da cereyan eden önemli bir olay bütün Van halkını üzüntüye boğmuştur. İran’a gidip dönen Türk çocuklarına gösterdiği ilgi ile bütün Vanlıların sevgisini kazanan Dr. Maltızyan 10 Nisan 1915’de,[48] göğsünde “Düşmanlarımıza hizmet edenin akıbeti budur” yazısı olduğu halde asılı olarak bulunmuştur. Vali Cevdet Bey, duruma çok üzülmüş ve Doktorun şeref ve hizmetine layık bir merasimle defnedilmesi için emir vermiştir.

Olay şöyle cereyan etmiştir; gece yarısı evine gelen meçhul bir şahıs kendisini bir hastaya davet etmiştir. Akşamdan doktorun biraz keyifsiz olduğunu gören karısı, bu davetin hiç olmazsa sabaha ertelenmesini istemiş fakat Maltızyan bu saatte aranmasına bakılırsa çağrıldığı hastanın ağır olacağını ve evine kadar gelerek kendisinden yardım dileyen bir adamı boş çevirmenin münasip olmayacağını söyleyerek gitmeye karar vermiştir. Gece, doktorun evine geri dönmeyişinden kendi ev sakinleri –yine hastanın başında bekliyordur diye- şüphe etmemişler, ancak sabahleyin üzücü haberi almışlardır.

Van’da Gittikçe Büyüyen Ermeni Tedhiş Hareketleri

Van’ın bir çok yerinde isyan şiddetini artırarak devam etmiştir. Van Valisi Cevdet Bey’in Dahiliye Nezâreti’ne çekmiş olduğu 23 Mart 1915 tarihli telgrafında, Van’ın çevresinde bulunan bir çok köye Ermenilerin saldırılar düzenlediğini, bu saldırılara önlem olmak için kırk kişilik iki müfreze gönderdiğini, bunlara 70–80 kadar daha milis’in katıldığını ancak yine de yardıma ihtiyaçları olduğu ve gerekli yardımın yapılacağını bildirmiştir.[50]

Mart sonu ve Nisan başlarında Ermeni terör faaliyetlerine karşı Osmanlı hükümeti tedbirleri daha da sıklaştırmaya başlamıştır. Mart ayı sonlarında (31 Mart 1915) Ermeni Patriği Başkomutanlığa çektiği telgrafta, Ermenilere haksız işlem ve muamelede bulunulduğu iddia etmiştir. Patriğin iddialarını yerinde araştıran Başkomutanlık 8 Nisan tarihinde Patriğe şu cevabı vermiştir:

“Bilgi ve yorumlarınız bizdeki belgelere uymamaktadır. Buna karşın yazdığınız olaylar hakkında komutanların dikkatini çektim. Halka daha şefkatle davranmalarını ve adaleti kusursuz uygulamaları hakkındaki hükümet düşüncesini şiddetle korumalarını yeniden istedim.

“Ermenilerin, vatandaşlığına ve Osmanlı Devleti’ne bağlılık ve sadakatine özellikle pek çok inanıyor ve önem veriyorum. Bu esaslı inancımı korumada ısrarlıyım. Ancak kabul edeceğinize inanıyorum ki, yabancı kışkırtmalarına kanan bazı şahıslar, maalesef vardır. Bu gibi şahısların kendi isteklerine ulaşmak için bazı yasadışı eylemlere de başvurdukları anlaşılmıştır. Bunlara karşı hükümetin sert hareketlere girişmesinde Osmanlı vatanının korunması bakımından maalesef zorunluluk vardır... Uyarı ve aydınlatma için sizin çalışmalarınız ve hizmetleriniz daima kıymettardır. Bu gibi hayır ve hizmetlerinizin devamını ve olumlu sonuç almasını güvenle bekliyor ve bu vesileyle saygılar sunuyorum.” [51]

Bu arada Van Valisi Cevdet Bey’in 11 Nisan 1915 tarihli Van’dan çektiği telgraf, durumun vahametini açıkça ortaya koyuyordu. Telgrafta: “ Van’a gizlice 4000 kadar Ermeni çetecinin getirildiği ve bölgedeki Ermenilerin köyleri basmaya, yakıp yıkmaya, kadın, çocuk ve ihtiyarları yersiz yurtsuz bırakmaya başladılar.” şeklinde bilgi vermekteydi.[52]

15 Nisan 1915 günü Van’da başlayan Ermeni isyanını,[53] o günleri yaşayan Emekli Tümgeneral Ahmet Hulki Saral şöyle anlatmıştır:

Van, Ermenilerin ilk önce ele geçirmek istedikleri bir şehir idi. Bir noktada şansları da kendilerine yardımcı idi. 33. Piyade Tümeni Erzurum’a savaş dolayısıyla gönderilmişti. Van şehrinde bu surette jandarma kuvveti hariç başka askeri kuvvet kalmamıştı. Böylece Ermenilerin şehri işgalleri nispeten daha kolay bir hale gelmişti. Fakat her ihtimale karşı Rus ordularının Türk topraklarına girmeleri ve baharın gelmesini beklemişlerdi. Bu suretle Ruslar ile müşterek hareket edilerek daha başarılı olacaklarına inanmışlardı.

“Uzun senelerden beri silahlanan, tüfek, tabanca ve el bombaları gibi türlü silahlarla donanmış olan Ermeni çeteleri Van’da toplanmışlardı. Köyler de aynı şekilde silahlandırılmış, harekete hazır hale getirilmişlerdi. Ermenileri Aram isminde biri idare ediyordu. Türklerin savunmasını ise Vali Cevdet Bey idare ediyordu...”[54]

İsyanı, Rus General Maslofski şöyle anlatmıştır:

“Van mıntıkasında vaziyet karışık bir hal almıştı. 14 Nisan da Ermeniler Van’da kıyama başlamışlardı, önce küçük jandarma kıtasını katl ve tard etmişlerdi. Bunun üzerine Türkler Kâzım Bey’in 5. Mürettep fırkasını göndermişler İçkale ve şehirdeki Ermenileri muhasara eylemişlerdi. Aynı şekilde Van’daki Ermenilere yardım için general Truhin kumandasında bir birliğin Van’a sevk edilmesi Kolorduya bildirilmişti.” [55]

Erzurum’dan Van’a doğru yola çıkan Rafael de Nogales, genel durumu ve Van isyanını yazmış olduğu hatıratında şöyle anlatmıştır:

“Harp ilânı başladıktan hemen sonra Erzurum meb’usu Pastırmaciyan 3. Ordudaki bütün Ermeni zabitan ve neferleriyle Rus tarafına geçmiş ve Müslüman köyler ahalisini bilârahmü şefkat (merhametsizce) yakmak, katletmek  için Ruslarla birlikte Türk arazisine girmişti. Bu vaziyet üzerine Türk Hükûmeti, henüz ordudan kaçmağa muvaffak olamayan Ermeni neferlerini toplayarak yol inşasında yahut, dağlık yerlerde erzak naklinde kullanmağa mecbur oldu. Bundan başka Ermeni ahalisinin düşman hesabına çalışacaklarından korkuluyordu... ...Van vilâyetindeki Ermenilerin İran’a doğru yürüyen kuvve-i seferiyelerimizin gerisinde isyan çıkarmaları bunun delilidir.” [56]

Buradan 14 Nisan 1915 günü öğleden sonra yola çıkan Nogales, gün boyunca yaptığı yolculuktan sonra dinlenmek için geceyi bir Türk şeyhinin evinde geçirir ve ertesi sabah yoluna devam eder, o günün gecesini ise fakir bir köy olan Zarkat’ta bir jandarma deposunda istirahat ederek geçirir.

“Sabahleyin saat bire doğru başlayan ve bunu bir yaylım ateş gibi takip eden müteaddit mermiler beni uyandırdı. Birkaç mermi yatağımın karşısındaki duvara isabet etmişti. Karakol kumandanını çağırıp dışarıda ne olduğunu sorduğum zaman bana dedi ki, Ermeniler, uzun zamandan beri her gece bu tarzda bize ateş ederler. Jandarma kumandanının bu cevabı, bizim mühim bir vakayi arifesinde bulunduğumuz kanaatini tamamıyla takviye eylemişti.” [57]

“Van Valisinin yanına gidinceye kadar birçok dolaşık yollardan yürüdüm; çünkü, Ermeniler iyi nişan alarak şiddetli ateş ediyorlardı; birkaç mermi yüzüme yakın vızlayarak geçti.

“Ermeniler tabancalarıyla iyi silahlandırılmışlardı; bu tabancalarla kısa mesafelerde iyi netice istihsal ediyorlardı, adeta makinalı tüfek gibi.” [58]

“Buraya geldiğim gün Van Muhasarası başlamıştı. Aram Pş. Maiyetindeki Ermenilerin miktarı Mis Knapp ve Mösyü Ruşduni (Y. A. Rushdouni) tarafından vaki olan neşriyata göre 30.000 ve daha fazla tahmin edilmektedir. Şehri ihata eden surlar ve Aykestan (Aikesdan) yani Bağlar Mahallesi Ermenilerin elinde idi. Biz de kaleye ve şehir civarına hâkim idik, buralarda demir bir çember vüruda getirmiştik; bu çember her gün yaptığımız ilerleme nispetinde darlaşıyordu. Van’ın muhasarası esnasında yapılan muharebeler gibi şiddetli muharebeleri nadiren görmüştüm. Dar bir saha dahilinde bilâ fasılıa çarpışılıyordu. Ekseriya bir tuğla duvar bizi düşmandan ayırıyordu. Hiçbir taraf, Hıristiyan, İslâm birbirinden af talebinde bulunmuyordu...”[59]

“Modern topçu olarak emrimizde birkaç sahra topu vardı; bunlardan iki buçuk batarya mantelli, birkaç düzine, yuvarlak mermi atan, eski toplardan vardı.”[60]

“Van’daki mevcutları 30–40.000 civarında olan Ermenilerin elinde binlerce mavzer tabancasından başka çok miktarda filinta ve tüfekte vardı[61], bunları seneler boyunca satın almışlar ve depolamışlardı. Hatta Ermenilerde, bize çok zaiyat verdiren, el bombası da mebzulen mevcuttu.

“Biz filhakika kaleye sahip idik; fakat topçumuzun şehre karşı istimali hemen hemen mümkün değildi. Her taraftan vaziyet Ermeniler için daha müsaitti; hele sayı olarak üstünlük tamamıyla Ermeniler tarafında idi. Kendileri tarafından da açıklandığına göre Ermenilerin kuvveti yukarıda da zikredildiği gibi 30.000’den fazla idi, tabi buna her gün çeşitli köy ve kasabalardan Van’a akın akın gelenlerin miktarı dahil değildir.[62]

“...Bu sırada Başkale’den birkaç atlı jandarma ve 300 kadar silahlı Kürt geldiler. Bunlar, Ermeni komitası rüesasından Kojuncan tarafından, birçok siperlerden ve Yedikilise manastırından edilen ateşe rağmen Erek Boğazından geçip gelmeğe muvaffak olmuşlardır.”[63]

“(25 Nisan 1915) Cevdet Bey ve ben kalenin burçlarından bu muharebeyi tarassut ederken Ermeniler de şehirde Peterpavles adını taşıyan adını taşıyan başkilisenin kubbesinden mütearrızlar üzerine ateş etmeğe başladılar. Bu mukaddes yeri şimdiye kadar korumuştum; burasının ibadethane olmasından değil, daha ziyade tarihî kıymeti haiz bir tarzı inşaya malik olmasından dolayı korumuştum.

“Binanın harabisine mahsurinin akılsızca hareketi sebep olmuştur; zira Cevdet Bey mermilerin geldiği tarafı tespit eder etmez buranın ateş altına almasını emretti. Fakat kilise çok kuvvetli bir tarzı mimarîde inşa edildiği için birkaç saat ateşimize mukavemet gösterdi; gece olduğu vakit bu kilise de bir harabeye çevrilmişti.

“Ermeniler başkiliseden de tardedildikten sonra, büyük caminin minaresinden bize ateş etmeğe başladılar; bunun üzerine valinin protestosuna rağmen derhal burasını da ateş altına aldırdım; çünkü (bu muharebedir) bu suretle aynı gün içinde Van şehrinin iki muazzam mabedi ortadan kaybolmuşlardı; her iki mabette de kıymetli sütunlar ve abideler vardı, bunlar takriben 9. asırda inşa edilmişlerdi.”[64]

“Bu günlerden birinde, tam olarak hatırlamıyorum (30 Nisan ile 4 Mayıs 1915 arası), Vali, Doktor Ussher’den bir mektup aldı; Doktor bu mektubunda, birkaç danenin (mermi) Van’daki Misyonun oturduğu binalara doğru atıldığından protesto ediyordu; halbuki bu binalar Amerikan bayrağıyla belli edilmişti.

“Cevdet Bey’in, bana Fransızca olarak tercüme ettiği bu mektup çok kaba bir tarzda yazılmıştı. Vali bundan dolayı çok hiddetlenmişti; benim teklifime muhalif olarak tehditkar bir cevap verdi; Şimali Amerika Misyonerleri, Ermenileri Hükümet aleyhine tahrike devam ettikçe ve ihtilalciler bu binalarda toplandıkça büsbütün sistematik bir şekilde bombardımana devam edeceğini bildirdi.

“Bu arada Ermeniler kitle halinde Yedikilise manastırı etrafında toplanmışlardı; geri çekilmemiz halinde toplanan bu Ermeniler, bizim için hakiki tehlike teşkil ederdi. Bu sebeple Erzurum jandarma taburuna, Ermenileri bulundukları yerden dağıtmak vazifesi verildi. Ermeniler böyle bir taarruzu hiç beklemiyorlardı; bu tarihi binayı, binlerce senelik kütüphanesiyle birlikte Türklerin eline düşmemesi için derhal ateşlediler.”

20 Nisan 1915’de Van’daki Osmanlı Bankasını, Duyun-u Umumiye binasını ve Postaneyi yakan Ermeniler, bununla da yetinmemiş ve Müslüman mahallelerini ateşe vermişlerdir.[65] Gittikçe büyüyen isyan hakkında Cevdet Bey aynı gün  (20 Nisan 1915) tarihli şifreli telgrafında, şehirde çarpışmaların bütün şiddetiyle sürdüğünü, çoğu asker olan isyancıların planlı ve organize şekilde hareket ettiklerini bildirmiştir.[66]

Rusların Van’ı İşgali

Van’da cereyan eden şiddetli çarpışmalarda karşılıklı kayıplar verilmiştir. Bir gece yüz kişilik bir Ermeni çetesi kaleye tırmanarak Türk topçularını öldürmüş ve kaledeki topu tahrip etmişlerdir. Ermenilere karşı yapılan taarruzlarda binlerce Türk şehit edilmiştir öyle ki şehirde eli silah tutanların sayısı iki bine düşmüştür.[67]

Rusların Van’a 15 Mayıs’ta girecekleri hesaplanmıştı. Bu yüzden Van’daki Hükümet, göçme imkanı olmayanların emniyetini sağlamak ve Ermeni saldırılarından korumak için ilk etapta Ruslarla görüşmeler yapmış ise de bundan bir sonuç alınamamıştır. Zira Rus ordusu Muradiye üzerinden Van’a doğru ilerlerken Müslümanları kılıçtan geçirmeye, Ermenilerden daha zalim ve insafsız katliamlara başlamışlardı. Bu katliamlardan kaçıp kurtulanlarda Van’a sığınmışlardı.[68]

Bu durum karşısında Vali Cevdet Bey artık yapılacak bir şeyin olmadığı kararına varmış ve 14 Mayıs 1915’te şehirde ki Türklerin boşaltılması işlemlerine başlanması emrini vermişti. [69]

14 Mayıs’ta Van’da göç başlamıştır. Göç kara ve göl yoluyla yapılmıştır. Kara yolu hem zahmetli hem de Ermeni çetecilerin her an baskın yapmaları ihtimali bakımından tehlikeliydi. Bu yoldan ancak kendini savunabilecek kuvvete sahip olanlar gidebilirdi. Göl yoluyla ise Tatvan’a gidilebilirdi. Bunun için gölde bulunan büyük–küçük elli kadar araçtan faydalanılmıştır. Ancak gemicilerin Ermeni olması Hükümeti tedirgin etmiş bu yüzden her gemiye silahlı bekçiler yerleştirilmiştir. Bu gemilerden bazısı Ermeni gemiciler tarafından Tatvan yerine Rus işgali altında bulunan Adilcevaz’a doğru yönlendirilmiş ve burada Rusların himayesinde bulunan Ermeniler tarafından gemide bulunan Türkler katledilmişlerdir.[70]

Türklerin Van’dan ayrılışından sonraki olayları Nogales, şöyle anlatmıştır:

“Kendisi (Cevdet Bey) Van’dan çekildikten sonra Ermenilerin ovaya hakim olduklarını ve bütün Müslüman ihtiyar, kadın ve çocukları servetlerine tamah ederek kestiklerini Vali Bey’den haber almıştık.” [71]

Van’da Yönetimin Ermenilerin Eline Geçmesi

Ermeniler, Van’ın Rus ordusu tarafından işgal edilmesini kendileri için zafer saymışlardır. Dr. Ussher, Rusların gelişiyle birlikte Bitlis istikametine doğru Türk ordusunun çekilişini anlattıktan sonra Van şehrinde Ermenilerin yönetimi tamamen ele geçirdiklerini, Ermenilerin bunu yüzyıllardır beklediklerini ve o bekledikleri günün nihayet geldiğini kitabında büyük bir şevkle anlatmıştır.[72]

Bundan sonra yönetim Van’da Ermenilerin elindedir. Sever Yânin imzalı Roskof’ta çıkan Otro – Yoga adlı Rus gazetesinde:

“...Çanlar daima çalıyordu. Türkler de bu seslerin galibiyet sesleri olduğunu anlayarak fatihlerin dikkatini çekmemek için çabucak, sessizce kaçtılar. Hatta o kadar çabuk gittiler ki, Ermeniler Türklerin bu rezilce kaçışlarını, kayıp olmalarının ertesi günü öğrendiler, Ermeniler artık İkistan’dan çıkarak kaleyi zabt ile sancaklarını diktiler. Sevinç ve neşe içinde iki gün geçti.

“Van, Müslüman Türk’ün vahşi idare ve boyunduruğundan kurtarılmıştır. Bölge bundan böyle Rus umumi valisi tarafından idare olunacaktır. Van kahramanı Aram bu makama getirildi. Daha şimdiden bir çok Ermeni delikanlılarını toplayarak bir gönüllü birliği teşkil etti. Evlatlarının en iyileri şimdiden silah altındadır. Bu yeni ordu, savaş meydanlarında Ermeni bayrağını ebedi müttefiki olan Rus bayrağının yanında taşıyacaktır...” [73] diye yazılmıştır.

Van’da Ermenilerin Türklere Yaptıkları Katliam

Ermeniler Van’da sadece Aram’ın yönetiminde 10.000’in üzerinde Türk kadın, çocuk, ihtiyarı katletmiştir. Van’da aşağıdaki belgelerde de görüldüğü gibi yaklaşık olarak 23.000’in üzerinde Türk erkek, kadın, çocuk katledilmiş ve geride sadece 1.500 Türk hayatta kalmıştır. Bunların da namuslarıyla, şerefleriyle oynanmış, en iğrenç işkencelerle öldürülmüş[74] bir kısmı ise hasta oldukları halde, Van’da görev yapan Amerikalı misyoner Clarence D. Ussher’in de onayladığı üzere bakımsızlıktan ölüme terkedilmiş olmalarıdır.[75] Burada ilginç olabilecek noktalardan birisi de Dr. Ussher’in Türk kayıplarına ait Cevdet Bey’in bir rapor tuttuğunu söylemesidir[76]. Ussher, Cevdet Bey’in tuttuğu bu rapora göre Van’da Ermeniler tarafından 55.000 Türk’ün katledildiğini söylemiştir. Ancak, Ussher, bunu yazarken, aslında 55.000 Türk değil 55.000 Ermeni katledilmiştir değerlendirmesini yapmıştır.[77]  Bu durumda ortaya çok doğal olarak şu sonucu çıkartır. Bu makale yazılırken Dr. Ussher’in hatıratında belirttiği Cevdet Bey tarafından hazırlanan bu rapora rastlanamamıştır. Eldeki belgelerle yukarıda da belirtildiği üzere yaklaşık 23.000 Türk, Ermeniler tarafından katledilmiştir. Sadece Amerikan misyoner merkezinde 8.000 Türk katledilmiştir.[78] Dr. Ussher’in 55.000 Ermeni katledildi sözü yine Ussher tarafından hatıratında çok açık bir şekilde kendi kendini çürütmektedir. Zira Ussher, Van’da 30.000 civarında Ermeni olduğunu hatıratının bir çok yerinde yazmıştır[79]. Bu rakamı Bayan Knapp gibi diğer misyonerler de teyit etmişlerdir. Hatta, 1914 tarihli Dâhiliye Nezareti’nin yaptırdığı Memâlik-i Osmaniyye’nin 1330 Senesi İstatistiği (Statistique Officel de 1914)’de Ermeni nüfusunu 33.789 olarak vermiştir. Yine Nogales, Ermeni mevcudunu 35.000, sonradan gelen silahlı Ermenilerle yaklaşık 40.000 civarında olduğunu hatıratında anlatmıştır. Yani Ussher’in Van’da önce 30.000 Ermeni vardı deyip, 55.000 Ermeni öldürüldü demesi kendisiyle çelişen ve olmayan 25.000 Ermeni’nin nereden çıktı sorusunu karşımıza çıkartır.

Van’da Ermenilerin yapmış olduğu tahribatı ve mezalimi 16 Eylül 1916 tarihli hariciye Nezareti, yabancı misyonlara gönderdiği genelgeyle şöyle açıklamıştır:

“Şamaram mahallesinde 200 kadın ve çocuk sığındıkları evde yakılmışlardır. Mirkos köyü beyaz bayrak çektiği halde tecavüze uğramış, köyün kadınları ve kızları bilinmeyen bir yöne götürülmüşler. Bazı köylerde ise öldürülen çocukların etleri annelerine yedirilmek istenmiştir.

“Aksani ve Hınıs köylerinde 500 kişiye yakın insan Şeyhane köyünde ise 200’e yakın çocuk ve kadın camiye doldurulup diri diri yakılmışlardır.

“Saray civarındaki halk kılıçtan geçirilmiş, sulara atılarak boğulmuş, 10. 000’in üstünde ceset Van Gölü üzerinde sayılmıştır.

“Yine Gevaş, Vastan[80] ve Mukas’ta 3000 kişi katledilmiştir...

“Van’ın içinde camiler, evler, kışlalar, hatta içindeki yaralı ve hastaları ile birlikte hastaneler yakılmıştır. Yakalanan subaylar işkence çektirilerek öldürülmüştür. Bu arada şehirdeki durumu bilmeyen çevre köylerden Van’a gelmek isteyen göçmenlerden 1200 kişi Vastan ve Etkil yolu üzerinde acımadan vahşiyane bir şekilde öldürülmüşlerdir ” [81].

Sadece Aram yönetiminde (Muhtemelen Saray civarındaki halk) 10.000 kişi, Vastan ve Etkil yolu üzerinde 1200, Gevaş, Vastan ve Mukas’ta 3000, Van Şamaram mahallesinde 200 kadın ve çocuk, Aksani ve Hınıs köylerinde 500 ve Amerikan misyoner merkezinde 8000 Müslüman[82] (Takriben 22 900 ‘yirmi iki bin dokuz yüz kişi’)  yakılarak, tecavüz, işkence ve kılıçtan geçirilme gibi şekillerde (Sadece 1915 yılı Nisan ve Mayıs aylarında) Ermeniler tarafından katledilmiştir.

Van’da Ermenilerin Türklere uyguladığı katliamı o günleri yaşayanlardan ve yaşadıklarını 4 Haziran 1916 yılında Van’lı yetkililere anlatan Zeliha Hanım isimli şahsın ifadesi ise şöyledir:

“Şamram mahallesinde bir hânede muhtefî bulunduğumuz gece Ermeniler “korkmayın” diye dellâl çağırdılar. ‘Yalandır, inanmayalım’ diye zevcim Hüseyin Efendiye ve komşularıma söyledimse de ısga’[83] etmediler. Sabahleyin yirmi yaşında Âgah ve on beş yaşlarında Ahmed ile on sekiz yaşlarında Veysi isminde dâmâdımla zevcim kendilerini kurtarmak için dışarıya atıldılar. Nerede itlâf olunduklarını göremedim. Onu müte’âkib “Teslim olunuz!” dediler. Otuz kadar saklanan zükûr ve inâsı dışarı bahçeye çıkardılar. Bunların içinden ebeveynini gâ’ib eden on yaşlarında ve Bilâl isminde bir çocukla, isimlerini bilmediğim aynı esnâda diğer üç çocuğun muvâcehemizde revolverle öldürdüler. Maksâd-ı asılları erkekleri öldürmek, kadınların gençlerini götürmek olduğu ilk hatvede anlaşılıyordu. Bizi oradan Amerika mü’essesesine götürdüler. Erkek çocukları seçmek ve gizlenenleri bulmak için de hizmet nâmıyla istenildiler. Ebeveyni öldürülen bir çocuğun te’mîn-i hayatı zımnında dışarı verildi. Çocuk, mü’essesenin bir tarafına götürüldü. Berây-ı ta’zib arkadan kesilirken bağırtısını işiten Rus zâbitleri nasılsa çocuğu kurtardılar. Mü’essesedeki hastahâneye götürdüler, ne olduğu anlaşılmadı. Bizi oraya götürüken soydular. Nemiz varsa aldılar; hemen uryân denecek bir hâle getirdiler. Mü’essesede tahmînen sekiz bin nüfûs Müslim ahâlî göründü. Bir aralık birer somun ve bir aralık da yahni verdiler. Fakat bunları yiyenlerden kanlı sular akarak iki ay zarfında telef oldular. Yüz elli kadar kalanların mu’ahharan Hacı Ziya Bey’in hânesine götürdüler. Bizim asker geldi, bizi kurtardılar.”[84]

Diyerek, Amerikan misyonunun nasıl kullanıldığını ortaya çıkarmaktadır. Zaten Ermeniler Van’dan çekilirken Dr. Ussher ve diğer Amerikalı misyonerlerin şehri terk etmeleri başka şekilde açıklanamaz.

Van’da gerçekleştirilen katliamlara Ermenilerle birlikte Ruslar da karışmışlardır.[85] Van’a bağlı Zeve, Mollakâsım, Şeyhkara, Şeyhayne, Ayans, Paksi, Zorâbâd ve daha bir çok köyün[86] Müslüman ahalisi göç edemediklerinden hiçbir fert sağ bırakılmaksızın Ermeniler ve Ruslar tarafından katledilmişlerdir. Ermeniler ve Ruslar girdikleri köylerde vahşiyane zulümler yapmışlardır. Kadınları ve çocukları diri diri yakmışlar, ihtiyar ve genç erkeklerin gözlerini oyarak genç kızlara tecavüz etmişlerdir. Örneğin Aşnak nahiyesinde kadın ve kızlardan on beş tanesini ayırarak bir odaya hapsetmişler ve akşamları eğlenirken bu kadınları çırılçıplak soyarak “Haydi namaz kılınız bakalım, nasıl kılıyorsunuz” diyerek alay etmişler ve nihayet tecavüz ederek çeşitli işkencelerle öldürmüşlerdir.[87]

Yine Van’ın Abbasağa Mahallesinden Firdevs isimli bir vatandaşın ifadesine göre, çeşitli işkencelerle Müslüman halkın öldürüldüğü, hamile bir kadının karnını yararak çocuğun çıkarıp kafasını kestikleri, girdikleri evlerdeki insanlara saatlerce işkence yaptıktan sonra öldürdükleri, on beş- on altı yaşlarında erkek bir çocuğu çırılçıplak soyarak cinsel organını kestikleri ve daha sonra doğradıkları, Amerikan misyonuna götürülen kadın ve kızların ırzına geçildiği...[88] anlatılmıştır. Teslim olmak isteyen ahali dahi gerek Ermeniler gerekse Ruslar tarafından[89] çeşitli işkencelerle katledilmişlerdir.[90]

Anlatılan şu olay vahşetin boyutunun ne kadar tiksindirici olduğunu göstermesi bakımından oldukça önemlidir.

“...İki İslâm kadınını Ermeniler berâber getirmişlerdi. Bu kadınları ortaya getirdiler. Her ikisi de hamileydi. İki Rus askeriyle iki Ermeni geldi. Kadınların karınlarındaki çocukların oğlan veya kız olduğuna dair iki mecidiye değeri üzerine bahse girdiler. Kadınların karınlarını feci bir sûretde kama ile yardılar, birisinin karnından bir oğlan çocuğu çıktı. Diğerinin karnındaki henüz küçük olduğu için anlaşılmadı ve bunun üzerine uzunca bir süre de münakaşa ettiler...”[91]

Van’da, 1857’de Varrak Manastırı’nda ki basımeviyle örgütlenmeye başlayan Ermeni hareketi, “Vaspurgan”, “Van Kartalı” gibi gazetelerin çıkartılmasıyla bölgedeki Ermeni hareketini teşvik edilmiştir. Çok geçmeden 1870 ve 1880’lerde, “İttihat ve Halas”, “Araratlı” ve “Karahaç” gibi örgütlerle bu siyasi hareket meyvelerini vermeye başlamıştır.

Örgütler ve dış yardımların desteğiyle 1896 da Van’da ilk büyük Ermeni isyanı çıkmıştır. Bu isyanın bastırılmasından sonra bölgedeki Ermeni örgütleri çalışmalarına devam etmişler ve Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına girdiği sırada ikinci Van isyanını çıkartarak dışarıdan Rus saldırılarıyla karşı karşıya olan hatta sıcak temasta olan Osmanlı Devletini Ermeniler de içeriden vurmaya çalışmışlardır.

Düzenli bir ordu şeklinde silahlarıyla, toplarıyla ve ellerindeki bombalarıyla Van’da resmen Ermeniler, Türklere meydan okumuşlar ve Rus ordusunun Van’a yaklaşması yüzünden Van’dan Türklerin ayrılmasıyla da bunda başarılı olmuşlardır.

VAN’DA ERMENİ MİLLİ MÜDAFA KOMİTESİ’NİN YAYINLADIĞI BİLDİRİ VE HARP TEBLİĞLERİ

1. 10. 23 Nisan 1915 Tarihli Bildiri:

Ermeni Milletine

Vatandaşlar,

Düşmanın vahşi ve kederli çığlıkları arasında yüzlerce, binlerce toplarına, tüfeklerine karşı dört günden beri devam eden kahramanca mücadelemize her zamankinden daha metin ve cesur olarak galip gelmek ümidiyle sürdürmekteyiz. İç oğlundan Ararka’ya, Ararka’dan Haç sokağına ve Hamut Ağanın karşı başına kadar askerlerimiz galip ve cesur kalmışlar ve başlarımızın üstünde kanatlarını açan ölümün korkmadan ta gözlerinin içine bakmışlardır...

Bu sıralarda zaferden zafere yürüyoruz. Bütün ruhlar vatan müdafaasının ateşiyle dolu, bütün bizler ölmeye hazırız.

Ey Ermeni milleti, senin için ölmek, senin yaşaman için ölmek, senin saadetin, senin bağımsızlığın için ölmek!

Ne düşmanın çokluğu, ne bugün yahut yarın mutlaka öleceğimizi bilmek, bizi korkutamaz.

Hayır! Biz ölümü görmek, seyretmek isteriz. İsteriz ki milletlerin bu mücadelelerinde ta doğunun derinliklerinde yüzlerce asırlık bir ağacı olan Ermeni milletinin dahi elinde silah, kışlaların dumanlı harabeleri, düşmanların sayısız cesetleri üstünde olmasını nasıl bildiğini gösterelim!

Ermeni milleti!

Şu başladığımız mücadeleyi ta kanımızın son damlasını harcayıncaya kadar götürmeye mecburuz. Cesaretli olunuz! Ne olursa olsun galip geleceğiz! Kalplerimiz askerimizin kalbindeki cesaret duygularıyla dolsun. Onlar gibi metin olunuz. Onlar gibi her şeye, her engele karşı gelmesini biliniz.

Bu büyük mücadeleyi bütün ağırlığıyla bu kahramanların üzerine bırakmayınız. Herkes kendine düşen vazifeyi yapmalıdır. İhtiyarlar, çocuklar, kızlar, kadınlar da askerlerin yanına gelmeli, onlarla birlikte cesaretle katılmalıdır.

Bu boğuşma yalnız hayat ve yaşamak için değil bir adalet ve hak mücadelesidir. Cesaretli olunuz! Yeni yeni zaferler elde etmek için tek vücut olarak çalışmaya sarılalım!

Düşmanın kan gölü olmuş kışlalarına, şu sayılamayacak zaiyatına bakınız! Askerlerimizin kahramanca dayanmalarına bakınız! Cesaretle ümitle kalbimiz dolu olarak milletin hayat bulması ve bayramını kutlamak için hazırlanınız!

Yaşasın Ermeni askeri, yaşasın Ermeni milleti!”

                                                                   Van – 23 Nisan

                                                             Milli Müdafa Komitesi

 

Van’daki Ermenilerin Harp Tebliğleri

26 Nisan “Sabah”:

“ 1- Cumartesi günü Hacı Bekir kışlasının önünde bir Türk askeri öldürdük.

2- Dün Arrak önünde iki Türk askeri öldürdük.

3- Vezvez mevzimizde bir Türk öldürdük.

4- Dün bir Türk, Cumartesi günü de Şehbender nöbet yerimizde bir gönüllü Türk katırcısı öldürdük.

5- İçoğlu mevkiinde Hacı Bekir kışlasının önünde bir Türk öldürdük.

6- Kürtler Özgebağ’daki Almanların koyunlarını kaçırdılar, talan ettiler.

7- Bu sabah Kuruyaş tarafından şiddetli tüfek sesleri işitildi. Ermenilerle Türk çeteleri arasında ve Ova’da bir çarpışma olma ihtimali vardır. Düşmanın kaçtığını gördük.

26 Nisan “Öğle”:

1- Şahbağı mevkiinin karşısındaki Hamza’nın evlerini yaktık, içerisinde Türk müfrezesi vardı. Düşmanlar bazı ölüler bırakarak kaçtılar.

2- Dün Tütünciyan mevzimizde bir Türk öldürdük.

3- Dün akşam Ararvetz’in merkezinde üç mevzi daha kazandık. Bir çok Türk öldürdük. Geceleyin de ileri mevzilerini yaktık.

4- Atnakanz köprüsü üzerinde küçük bir çarpışmadan sonra sekiz sandık cephane ele geçirdik.

5- Bugün Şandağ’da bir Türk öldürdük.

 

 

27 Nisan:

1- Dün Pasdağ mevzimizde ahaliden bir Türk öldürdük.

2- Şimav – Venyan mevzimizde ahaliden bir Türk öldürdük.

3- Tarman köyünün Ermeni askerleri Drovanz köyüne hücum ettilerse de Türk süvarisi müdafaa için çabucak yetiştiğinden askerimiz geri çekildi. Düşmanın kayıplarını bilmiyoruz. Ancak bir Ermeni öldü ki zavallının kızı Duruvanzer şeyhi tarafından tecavüze uğramıştı. Bir tüfek aldık.

4- Dünkü Kurubaş muharebesinde sekiz Türk askeri öldü, altısı da yaralandı.

5- Hamitağa kışlasının harabeleri arasından altı Türk çetecisinin beşi çıktı.

6- Bu gece bombalar ve lağımlarla Tütünciyan mevzimizin karşısındaki Topal Molla’nın evini havaya uçurmayı başardık. Burası Türklerin en kuvvetli mevzisi idi. İçinde üç tüfek, iki kasatura ve bir takım eşya bulduk.

7- Ortel mevzimizden Perşembe günü üç Türk, Cuma günü bir, Cumartesi günü bir ve Pazar günü bir Türk askeri öldürdük. Nabantyan mevzimizde Pazartesi bir, Perşembe günü bir başka Türk askeri öldürdük, bizim taraftan ise ancak 11 yaşında bir kız çocuğu öldü.

8- Arrak’ta birisi askeri kıta kalemi bize aşağıdaki tebliği yapmıştır:

“Düşman dünkü gün hiçbir faaliyet göstermemiştir. Düşman mevzilerini yıkmak için yapılan teşebbüsler başarı ile sonuçlanmıştır. Lağımı koyduktan sonra yakan kahramana şanlı haç nişanı verilmiştir. Yangın Türkler tarafından bir menzil yeri olarak seçilen kahvehaneye kadar genişledi.”

                                                           Van 28 Nisan

                                                         Asker Komitesi

28 Nisan:

1-Şiruyan mevzimizden dün ahaliden birini öldürdük.

2- Elinde beyaz bayrak olduğu halde İtalya konsolosunun muhaberesini Valiye götürmek üzere giden kadına Ermeni siperinden çıktıktan sonra Türkler ateş etmişler ve öldürmüşlerdir.

3- Bugün düşman Şahbey mevzimize en az 20 gülle attı ise de her zaman olduğu gibi hasar olmadı. Arkadaşlar Türklerin toplarıyla alay etmeye devam ediyorlar. Hatta aynı mevziden biz bir Türk öldürdük.

4- Şitak Hükûmeti haince arkadaşımız Oseb Çolyan’ı hem davet, hem de haps etti. Komite bu delikanlının serbest bırakılmasını istedi. Hükûmet bunun için üç gün mühlet istemiş iken daha üçüncü gün gelmeden Tağ Ermeni çarşısını jandarmalar abluka ederek ateşe verdiler. Fakat Ermeniler müdafaa ettiler. Bu arada 15 Türk öldü. Ancak bir Ermeni kadınıyla bir çocuk bu savaşın kurbanı oldu. Sevakin köyünde çarpışma olmuş 22 jandarma esir alınmıştır. Esir edilirken ikisi müdafaaya yeltendiklerinden öldürüldüler.

Bu on beş günlük muharebelerde arkadaşlarımız daima muzaffer oldukları gibi dört müslüman köyünü zapt ve 70 adet tüfek ele geçirmişlerdir.

Duruvatz – İki gün önce Duruvatz Türkleri Toprak Kale’deki Türk ihtiyat askerleriyle birlikte Tarman köyünü sarmaya teşebbüs etmişlerse de askerlerimizin yetişmesiyle kaçmışlardır. İçlerinden altısı öldürülmüştür. Ertesi günü Alan köydeki Türkler kaçmışlarıdır. Elimize üç bin koyun geçtiği gibi köy de işgal edilmiştir.

 

Önemli ihtar:

Askerlikle ilgisi olmayan suçlarının incelenmesi için Milli Müdafaa Komitesi’nin nezareti altında bir adliye komitesinin kurulduğunu bildiririz. Bu komite her gün saat 4 ten 9 a kadar Karabet Şirnanyem’in evinde toplanacağından şikayet ve davaların aynı yerdeki Adliye komitesine yapılması...

                                                                    Asker Komitesi

 

19 Nisan – 29 Nisan:

On günden beri alçak bir düşmana karşı milletin kurtuluşu için sürdürdüğümüz mücadele gittikçe daha kahramanca, daha kutsal, daha çok genişlemiş ve sevilmiştir. Düşmanımız bu defa bizi hepten imha etmek ve Ermenistan adını milletler arasından silmek istiyor...

Altı asırdan beri bu vahşi ve zalim hükümetle mücadele ediyoruz. Hak ve medeniyeti ayaklar altına alan, Ermeni göz yaşları ve kanlarıyla ateşlerini gideren katillerle daima mücadele edeceğiz.

Vasporgan Ermenileri, işte on gün oluyor ki bütün metanetimizle, milli ve şahsi bütün varlığımız ve bütün gücümüzle mücadele ediyoruz. Bu mücadele tarihimizde nasipsiz kalmayacak, bu umumi harp içinde de bütün medeni milletleri hayran bırakacaktır. Bütün cihan bir avuç kahramanın hak ve adalet için dövüştüğünü öğrenecektir. Kahramanlarımızın şan ve şerefleri de bize mükafat olarak yetişecektir.

Askerlerimiz, gece faaliyetlerine devam ediyorlar. Bu gece Şen Dağ’daki Türk askerlerinin menzili olan Bökçe Ahmet’in evini yaktık. Arrak’taki haber alma kaleminin verdiği bilgiye göre askerlerimiz geçen gece düşmanın en önemli yerlerinden biri olan Ararvez’i yakmışlardır. Bunu yapan kahramanların yanlarında mükerrer ateşli bir kabinesi bulunan bir askerimiz olduğu halde rahatça mevzisine döndü. Cesaretli gece müfrezemiz dün gece de Salip sokağındaki Havli’nin evini yaktı. Yangın ancak civardaki bir kahvehanede söndürülebildi.

Aynı gece müfrezemiz, şimdiye kadar, düşmanın elinde kalmış olan Saraçyan mevzisini de ele geçirmiştir.

Bu sabah askerimiz, Şiroyan mevziinden bir Türk öldürmüştür. Şahdağ’da bu sabah saat üçte şiddetli bir topçu ve tüfek ateşinden sonra Türkler Şağbey sokağındaki mevzimize ateş açmışlarsa da direnmemiz karşısında çekilmek zorunda kalmışlardır. Topçu ateşi hala devam etmektedir. Göl üzerinde, dün beş gemi görülmüştür. Bunların üçü Devan’a gidiyor. Biri de Van’a geliyordu.(Yukarıda Ekler kısmında verilen bilgiler, Mehmed Hocaoğlu, Arşiv Vesikalarıyla Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul, 1987, s.615–616; Ermeni Komitelerinin A’mâl ve Harekât-ı İhtilâliyyesi, Haz. H. Erdoğan Cengiz, Ankara, 1983, s. 263 – 270. sayfalarından alınmıştır.)

***

Türk-Ermeni ilişkilerinde 1908-1914 dönemi genel hatlarıyla işbirliğinden çatışmaya sürüklenen bir seyir izlemiştir. 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte normalleşmeye başlayan ve görece sakin bir döneme giren ilişkiler, dönemin sonunda I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte yerini siyasi ihtilaflar ve toplumlar arası çatışmalara bırakmaya başlamıştır.

Bu çerçevede, dönemin siyasal aktörleri olarak tahttan düşürüldüğü 27 Nisan 1909’a kadar II. Abdülhamid, iktidar ve muhalefetteki Jön Türk hareketi ile bu hareket ile inişli çıkışlı ilişkiler içerisine giren Taşnak ve Hınçak hareketleri sayılabilir. Büyük Güçler kendi menfaatlerine uygun bir düşmanlık alanı yaratırken Osmanlı siyaseti üzerinde oluşturdukları baskı ve müdahale Müslüman-Ermeni ilişkilerinin önemli bir unsuru olarak bu dönemde yine karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki mirasını paylaşma derdine düşen Balkan milletleri bu dönemde karşımıza çıkacak diğer figürlerlerdir. Büyük toprak kayıpları ile zorunlu bir sonuç olarak yaşanan katliam ve demografik hareketlilik de bir önceki dönemde olduğu gibi bu dönemde de karşımıza çıkan temel meselelerdendir.

Dönemle ilgili konu başlıklarını şu şekilde sıralamak mümkün: Jön Türk-Taşnak ittifakı, Hürriyet ve İtilaf-Hınçak yakınlaşması, 1908, 1912, 1913, 1914 seçimleri, komite ve gizli cemiyetlerin siyasal partilere dönüşmesi, 31 Mart Hadisesi ile eşzamanlı olarak ortaya çıkan 1909 Adana Olayları, Adana Olayları’nın ilişkiler üzerindeki menfi tesiri, rakamlara ilişkin tartışmalar, Balkan Savaşları, ideolojik tercihlerdeki dönüşüm, ıslahat projeleri ve Yeniköy Anlaşması.

1909 yılının arifesinde Osmanlı Devleti, Balkanlar ve Kafkaslardan gelen Müslüman göçmenleri Doğu Anadolu’ya yönlendirmekteydi. Bölgede artan Müslüman nüfus hem yerleşim yerleri adına bir sorun teşkil ediyordu, hem de Ermeniler tarafından kendi ekonomik güçlerini azaltan unsurlar olarak görülüyordu. 1909 Adana Olayları’nın arkasında da böylesi bir tablo vardır.

1909 yılında gerçekleşen Adana olayları Mayıs ayının sonlarına kadar sürmüştü. Tahkikat komisyonunun raporuna göre olaylarda 6 bine yakın insan ölmüştü. Bunların bin 500 ila bin 700’ü Müslüman, geri kalan kısmı ise Ermeniydi. Fakat Ermeni tarafı bu sayının 20 bin olduğunu iddia ediyordu. Henüz olayların devam ettiği Nisan ayında yayınladığı bir sayısında New York Times gazetesi de gerçekliğini sorgulamadan bu rakamı onaylamaktaydı.

***

İttihad ve Terakki, birbirlerinden oldukça farklı insan profillerine, birbirlerine tamamen zıt politikalar yürüten üyelere sahip bir partiydi. Diyarbakır’da Ermenilerin yağmalanmasına ve telef edilmesine sebep olan Diyarbakır Valisi Reşid Bey de İttihad ve Terakki üyesiydi, Ermeniler adına tüm imkanlarını seferber eden Cemal Paşa da bu partinin üyesiydi.

***

Mondros Mütarekesi sonrası İstanbul Ermeni Patrikhanesi eski yapısına döndürülmüştü. Fakat patrik Zaven Efendi savaşta yaşanılanları öne sürerek işgal birlikleriyle beraber hareket etmeyi tercih etmişti. Her ne kadar Milli Mücadele dönemi Zaven Efendi bu tavrını değiştirmiş olsa da bu sefer Türk yetkilileri ona güvenmeyeceklerdi.

***

1918 yılında çıkarılan “Geri Dönüş Kararnamesi” ile Ermeniler Osmanlı ülkesine yeniden dönmeye başlamışlardır. El konan evleri ve mallarının iadesi konusunda Osmanlı Hükümeti bir dizi kanun çıkararak uygulamaya koymuştur. 1919 yılına gelindiğinde Osmanlı topraklarında Ermeni nüfusu yaklaşık 650 bine ulaşmıştır.

***

Mondros Mütarekesi sonrası Ermeni Sorunu’nun dört boyutu vardır. Birincisi Ermenilerin İstanbul’un işgaliyle birlikte yeni oluşan fiili durumdan yararlanma hedefleridir. İkincisi, sevk ve iskan sonrası yaşadıkları bölgelere başlayan geri dönüşlerdir. Üçüncü boyut ise Kilikya’da bir Ermeni Krallığı kurma gayretleridir. Erivan Cumhuriyeti’nin Doğu Anadolu’ya yönelik saldırıları ise meselenin dördüncü boyutunu oluşturur.

30 Ekim 1918’de başlayan mütareke döneminde İtilaf Devletleri Ermeni Meselesini Osmanlıya karşı bir silah gibi kullanıyorlardı. İstanbul hükümetleri ise bu konu hakkında oldukça titiz bir tavır sergiliyor, Ermenilerin sevk edildikleri yerlerden geri dönüşleri, can ve mal güvenceleri, iaşelerinin temini gibi hususlarda hukuk çerçevesinde ve komisyonlar vasıtasıyla hareket ediyorlardı.

***

1015Çağrı Bey’in Doğu Anadolu’ya askerî seferler düzenlemesiyle Türk-Ermeni ilişkileri başladı.
1021Van’daki Ermeni Prensi Senekerim’in, gittikçe artan Türk akınları ve Bizans baskısı yüzünden topraklarını İmparator Basileios’e terk ederek, 14.000 kişilik bir Ermeni kitlesiyle Sivas havalisine yerleşti.
1071Malazgirt Savaşı esnasında Bizans ordusundaki Ermeniler savaş alanını terk ederek Bizans’a ihanet etiler.
1098Ermeniler Haçlılarla işbirliği yapıp, Selçuklular adına yönettikleri Urfa’yı haçlılara teslim etmek suretiyle ilk haçlı prensliğinin kurulmasına yol açtılar.
1136Bizans ordusu bütün Kilikya’yı ele geçirdi, Ermeni Prensi Levon ile ailesi İstanbul’a götürüldü.
1375Kilikya Ermeni Baronluğu fiilen yıkıldı.
1461Fatih Sultan Mehmed emriyle Bursa’daki Ermeni Piskoposu Hovakim İstanbul’a getirilerek Ermeni cemaatinin başına geçirildi, Patrikhane kuruldu.
1567Tokatlı Abkar tarafından ilk Ermeni matbaası İstanbul’da açıldı.
1641Samatya’da hizmet vermekte olan Ermeni patriklik makamı, Kumkapı’ya taşındı ve Surp Asvadzadzin adını aldı.
1668Katolik papazları Tercan, Hasankale, Gümüşhane, Kars, İspir, Bayburt ve Trabzon’da yerleşerek çalışmaya başladılar.
1701Ermenilerin bir kısmı Katolik mezhebine girdi.
1706Patrik Avedik, Katoliklik hakkında sert tedbirler aldığı için, Fransa elçisi ve misyonerlerin tertipleriyle önce Pat­riklikten azledildi, sonra da Sakız adasına sürgüne giderken yolda kaçırılıp Fransa’ya götürüldü ve burada hapsedildi.
1707Papaz Komidas, Katoliklik propagandası yaptığı için Gregoryenlr tarafından idam edildi.
1717Papas Sivaslı Mikhitar Venedik’te St. Lazare’da millî bir Ermeni kuruluşu meydana getirdi.
1734Patrikliğin kışkırtmalarıyla bazı Ermeniler idam edildi; Patrikliğe, başka mezheplere meyleden kişileri araştırmak, ihbar etmek ve cezalandırılmasını istemek yetkileri verildi.
1764İstanbul’daki Langa Limanı doldurularak meydana getirilen arsalar Ermenilere satıldı, Yenikapı Mahallesi kuruldu.
1779Katolikleri sıkı takibe alan Patrik Zaharya, Avusturya elçisinin girişimiyle görevden alındı, yerine Evanes getirildi.
1812İstanbul’da ilk Ermeni gazetesi Tidak Püzantyan yayına başladı.
1820Kazaz Artin padişah nezdindeki nüfuzunu kullanarak bazı Katoliklerin sürgüne gönderilmesini sağladı.
1828Fransa elçisi, İstanbul’dan sürülen Katolik Ermenilerin affını istedi.

İran’la yaptığı savaştan galip çıkan Rusya, Revan ve Nahçıvan hanlıklarını birleştirerek Ermeni vilayetini oluşturdu. Doğu Anadolu’dan göçürdüğü 90.000-100.000 Ermeni nüfusu buraya yerleştirdi.

1830II. Mahmud Katolik Ermeni cemaatini ve kilisesini tanıdı.

17 Temmuz 1844   Matteos Çuhacıyan Ermeni patrikliğine getirildi. Yeni patriğe danışmanlık etmek ve cemaatin mali idaresini yürütmek üzere 16 üyesi Amira, 14 üyesi esnaf olan karma bir meclis kuruldu.

1850Protestan Ermeni cemaati resmen tanındı ve ilk kiliseleri yapıldı.
1862Ermeni Milleti Nizamnamesi onaylandı.
03 Mart 1878Ayastefanos Antlaşması’nın 16. maddesine Ermenilerle ilgili hüküm eklendi.
13 Temmuz 1878Ayastefanos Antlaşması’nın 16. maddesi fazla değişikliğe uğramadan Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi olarak kabul edildi.
1887Yedi Rus-Ermeni öğrencisi tarafından Cenevre’de Hınçak Partisi kuruldu.
1890“Ermeni İhtilâl Federasyonu” adı da verilen Taşnaksutyun cemiyeti kuruldu.
Haziran 1890Ermeniler Erzurum’da olaylar çıkardılar.
27 Temmuz 1890Kumkapı gösterisi düzenledi.
18 Mart 1893Kayseri, Yozgat ve Merzifon’da olaylar çıktı.
25 Aralık 1893Ermeniler Yozgat’ta hapishaneye saldırarak kargaşa çıkartlar.
26 Mart 1894Ermeni komiteciler, kendilerini desteklemeyen Patrik Horen Aşıkyan’a suikast düzenlediler.
Mayıs 1894Ermeniler Sasun’da isyan çıkardılar.
30 Eylül 1895Kumkapı’da patrikhane önünde toplanan üç dört bin kadar Ermeni, Babıali’ye doğru yürüyüşe geçti.
24 Ekim 1895Zeytun’da Ermeni isyanı başladı.
24 Aralık 1895Askerî birlikler Zeytun’u yakın mesafeden kuşattılar.
23 Mart 1896Zeytun isyanına katılan dört Ermeni, Mersin’deki Fransız konsolosunun teminatı altında gemiye bindirilerek Marsilya’ya gönderildi.
01 Haziran 1896Van Ermeni isyanı başladı.
26 Ağustos 1896Ermeniler İstanbul’da Osmanlı Bankası’na saldırı düzenlediler.
11 Kasım 1896Bâbâlî 6 vilayet için ıslâhât kararnamesi yayınladı.
18 Ağustos 1897Ermeniler Bâbıâli’ye bombalı saldırı düzenlediler.
1901Sasun bölgesinde karışıklıklar çıktı.
21 Temmuz 1905Sultan Abdülhamid’e bombalı suikast düzenlendi.
09 Nisan 1909Adana’da olaylar başladı.
10 Kasım 1912Eçmiyazin Katagikosu, Mısır’da bulunan Bogos Nubar Paşa’yı, yetkili temsilci olarak tayin etti.
08 Şubat 1914Doğu Anadolu ıslahatıyla ilgili olarak Osmanlı Devleti ile Rusya arasında anlaşma imzalandı.
25 Mayıs 1914Doğu Anadolu için tayin edilen iki yabancı genel müfettişle sözleşmeler yapıldı.
24 Nisan 1915Dâhiliye Nezareti, Ermeni komitelerinin kapatılıp, belgelerine el konulmasını, liderlerinin tutuklanmasını istedi.
27 Mayıs 1915Savaş halinde hükümet faaliyetlerine karşı gelenler için alınacak askerî önlemler hakkındaki geçici kanun kabul edilerek yürürlüğe kondu.
30 Mayıs 1915Meclis-i Vükelâ, Ermenilerin Musul, Zor, Halep ve Suriye’nin bazı bölgelerine sevkleri kararını aldı.
10 Haziran 1915Sevk edilen Ermenilerin iskân ve iaşelerinin teminiyle geride bıraktıkları mallarının koruma altına alınmasını içeren yönetmelik yayınlandı.
Haziran 1915Ermenilerin 25 gün süren Karahisar-ı Şarkî isyanında şehir yakıldı, 120 Müslüman öldürüldü.
15 Mart 1916Ermenilerin başka vilayetlere sevki durduruldu.
11 Aralık 1918Kafkas Cephesi Osmanlı Orduları Komutanı Vehip Paşa, bölgede Ermeni mezaliminin önlenmesi için Rus Kafkas Ordular Grubu Komutanı Odişelidze’ye mektup gönderdi.
10 Nisan 1919Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey Beyazıt Meydanı’nda idam edildi.
28 Eylül 1920Kazım Karabekir Paşa, Doğu’da Ermeniler üzerine taarruza geçti.
2-3 Aralık 1920TBMM Hükümeti ile Ermenistan arasındaki Gümrü Antlaşması imzalandı.
24 Temmuz 1923Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla Türkiye’deki gayrimüslimlere (Ermeniler) azınlık hakları tanındı.
23 Eylül 1937ABD ile Türkiye arasında, Amerikan vatandaşı Ermenilerin Türkiye’deki mallarının tazmini ile ilgili anlaşma yapıldı.
24 Nisan 19651915 olaylarının 50. yıldönümü münasebetiyle Erivan’da gösteri düzenlendi.
7 Kasım 1967Sovyet Ermenistan Cumhuriyeti’nin başkenti Erivan’da Ermeni “soykırım” anıtı dikildi.
17-18 Temmuz 1987“Ermeni Sorununun Siyasi Çözümü Üzerine Karar” Avrupa Parlamentosu’nda kabul edildi.
21 Eylül 1991Ermenistan bağımsızlığını kazandı. Yapılan referandumda halkın çoğunluğu bağımsızlık lehine oy verdi ve Ermenistan Parlamentosu ülkenin Sovyetler Birliği’nden ayrıldığını açıkladı.
18 Ocak 2001Fransa Parlamentosu, “Fransa 1915 Ermeni soykırımını açıkça tanır” cümlesinden ibaret tek maddelik yasayı kabul etti.
9 Temmuz 2001Türk-Ermeni Barış/Barışma Komisyonu (TEBK) Cenevre’de kuruldu.
11 Aralık 2001Türk-Ermeni Barışma Komisyonu’nun Ermeni üyeleri ortak bir açıklama yaparak komisyondan çekildiklerini açıkladılar.
8 Şubat 2002İsrail’in Erivan Büyükelçisi Bayan Rivka Cohen, 1915 olaylarının soykırım olarak kabul edilemeyeceğini söyledi.
5 Aralık 2004Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’da Yedikule Sırp Pırgiç Hastanesi’nde Ermeni müzesini açtı.
11 Nisan 2005Başbakan Erdoğan Ermeni iddialarına cevap verdi ve “Tehciri, bir soykırım olarak kabul edemeyiz” dedi.
15 Nisan 2005Türkiye Ermenileri Patrikliği, ABD’deki bir toplantıda Atatürk için “kasap” diyen Papaz Kalayjian’ı kınadı.
21 Nisan 2005ABD’deki Ermeni lobisi, Amerikan Kongresinde “soykırım”ı anma toplantısı düzenledi.
13 Mayıs 2005Ermenistan Başbakanı Andranik Markaryan, Türkiye-Ermenistan sınırının bu yıl sonuna kadar açılabileceğini söyledi.
1 Haziran 2005Ankara Ticaret Odası tarafından hazırlatılan ve Türk-Ermeni ilişkilerini anlatan “Sarı Gelin” adlı belgesel ile Türkiye’nin tanıtım görüntülerinin bulunduğu CD, Time dergisi aracılığı ile Avrupa’da 494.000 aboneye ulaştırıldı.
16 Haziran 2005Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, hükümetin, Ermeni iddialarıyla mücadeleyi en önemli önceliklerden biri olarak gördüğünü bildirerek, soykırım iddialarını siyasi gündemlerine taşıyan ülkeleri uyardı.
12 Ekim 2006Fransa Parlamentosu 19 oyakarşılık 106 oyla soykırım yasasını kabul etti.
9 Ocak 2007Agos gazetesi sahibi ve genel yayın yönetmeni Hrant Dink İstanbul’da silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
9 Mart 2007Türk siyasetçi Doğu Perinçek’e, “Soykırım emperyalist bir yalandır!” dediği için İsviçre mahkemelerince 90 gün hapis cezası verildi.
29 Mart 2007Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilen Akdamar Kilisesi açıldı.
24 Nisan 2008İnsan Hakları Derneği tarafından Bilgi Üniversitesi’nin Dolapdere yerleşkesinde “24 Nisan 1915’te Ne Oldu?” başlıklı sempozyum düzenlendi.
7 Eylül 2008Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ermenistan-Türkiye millî futbol maçını seyretmek için Erivan’a gitti.
24 Nisan 2009ABD Başkanı Obama, konuşmasında, “Büyük Felaket” anlamına gelen Ermenice Meds Yeghern ifadesini kullandı.
10 Ekim 2009Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişkileri kuran, ayrıca iki ülkenin işbirliği alanlarını ve bu işbirliğini gerçekleştirmek için gerekli örgütlenmeyi saptayan iki protokol imzalandı.
22 Nisan 2010Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan, Ermenistan’ın, protokollerin onaylanması işlemlerini askıya aldığını açıkladı.
24 Nisan 2010ABD Başkanı Obama, Ermeni Anma Günü için yayımladığı mesajda, soykırım sözcüğü yerine yine Meds Yegern tabirini kullandı.
4 Mayıs 2011Fransa Senatosu, Ermeni soykırımının inkârına bir yıl hapis ve 45.000 Euro para cezasını öngören tasarıyı 74 oya karşılık 196 oy ile reddetti.
13 Temmuz 2001ABD Başkanı Obama’nın Erivan’a atadığı Büyükelçi John Heffern, Senato mülakatında, Demokrat Partili Senatör Robert Menendez’in tüm baskılarına rağmen 1915 olaylarını “soykırım” olarak adlandırmayı reddetti.
23 Ocak 2012Fransa’da Ermeni soykırımını inkâr edenlerin cezalandırılması hakkındaki kanun tasarısı kabul edildi.
28 Şubat 2012Fransa Anayasa Konseyi, Ermeni soykırımını inkâr edenlerin cezalandırılması hakkındaki kanunu Fransız Anayasası’na aykırı bularak iptal etti.
11-12 Eylül 2012Başbakan Erdoğan, Bakü’de Türkiye-Azerbaycan Stratejik İşbirliği Konseyi Toplantısında gazetecilerin bir sorusuna cevaben, Dağlık Karabağ sorununa çözüm yolları bulunmadığı sürece Türkiye’nin sınırını açmasının söz konusu olmadığını, ayrıca işgal altında olan yerlerden Ermenilerin çekilmesi gerektiğini söyledi.
17 Aralık 2013Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Doğu Perinçek’in ifade özgürlüğünün İsviçre tarafından ihlal edildiğine hükmetti.
22 Ocak 2014Yedikule Surp Pırgiç Hastanesi Vakfı’na ait olan ve 1964’te el konulan Zeytinburnu Kazlıçeşme’deki 42.259 metrekarelik arazi vakfa iade edildi.
23 Ocak 2014Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 1915’te ölen Ermeniler için taziye mesajı yayınladı.
5 Ocak 2015İstanbul Üniversitesi’ndeki sempozyumda konuşan Patrik Vekili Aram Ateşyan, 1915 olaylarında dış güçlerin etkisinin dikkate alınması gerektiğini söyledi.