Milli Güç unsurlarından biri de coğrafi-stratejik güçtür. Bulunduğunuz coğrafya kaderinizdir. Kanada veya Avustralya'nın konumuyla Rusların Akdeniz, diğer devletlerin Karadeniz yolunu tutan Türkiye'nin konumu bir olamaz. Bu coğrafyada her adımı ihtiyatla atmak, her oyunu akıllıca oynamak zorundayız.

Türk Boğazları 19. yüzyılda Avrupa genel politikasının dönüm noktalarından biri oldu. Bunun için üç konferans toplandı. Bu üç Konferanstan üç sözleşme doğdu: 1841 Londra, 1856 Paris, 1871 Londra Boğazlar Sözleşmesi. 20. yüzyıla bu Sözleşmelerle kavuşan Türk Boğazları, Birinci Dünya Savaşı’nın başlıca amaçlarından da biri oldu. Dünya ölçüsünde bir önem kazandı ve dünya barış konuları arasına girdi. İlk rejimi, onanmadığı için bir tasarı mahiyetinde kalan Sevr Antlaşmasından sonra Lozan Barış Konferansı’nda tespit edildi. Bu rejimi tespit eden 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi, Montrö Boğazlar Konferansında değiştirildi. Bu Konferansta kabul edilen kurallarla 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile bugünkü “Türk Boğazları Rejimi” kuruldu.

 Boğazlar, Türkiye için çok önemlidir. Boğazlar, Türkiye için menfaat değil, varlık, egemenlik ve güvenlik meselesidir. Boğazlar, Türk toprakları içindedir ve ülke bunlarla bir birlik olur. Çanakkale Boğazı ile Karadeniz Boğazı arası, Türkiye’nin egemenliğine tabi iç sularıdır. İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Türk topraklarıyla çevrili olmasından dolayı, “Türk Boğazları” olarak adlandırılmıştır. Devletler Hukukunda, Türk Boğazları’nın durumuna temas eden veya bunlar üzerinde etüt yazan bilginlerin bir kısmı “Çanakkale ve İstanbul Boğazları” bir kısmı ise “Türk Boğazları” adını kullandılar.

Osmanlı Devletinin Kabul Ettiği Mondros Mütarekesi ve Boğazlar

I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması 30 Ekim 1918 tarihinde imzalandı. Bu mütareke ile savaş sona eriyor ancak, Osmanlı Devleti’nin savaş gücünün tamamen yok edilmesi, hayat ve can damarlarının İtilaf Devletleri’nin elinde bulundurulmasını öngörüyordu.

Bu anlaşmanın bazı maddeleri:

·         Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nın açılması, Karadeniz’e serbestçe geçişin temini, Çanakkale ve Karadeniz istihkâmlarının İtilaf Devletleri tarafından işgali sağlanacak,

·         Osmanlı sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan mevzilerinin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için yardım edilecek,

·         Karadeniz’deki torpiller hakkında bilgi verilecek,

·         Osmanlı harp gemileri teslim olup gösterilecek Osmanlı limanlarında gözaltında bulundurulacak,

·         Osmanlı Demiryollarından, İtilaf Devletleri istifade edecek ve Osmanlı ticaret gemileri onların hizmetinde bulundurulacak,

·         İtilaf Devletleri kömür, mazot ve yağ maddelerini Türkiye’den temin edecekler. (Bu maddelerden hiç biri ihraç olunmayacaktır.)

·         Bütün demiryolları, İtilaf Devletlerin zabıtası tarafından kontrol altına alınacak.

·         Osmanlı harp esirleri, İtilaf Devletlerinin nezdinde kalacak.

gibi çok ağır müeyyideler getirilmiştir. 

Görüldüğü gibi bu antlaşma, bir Ateşkes Anlaşması’ndan çok, kayıtsız şartsız teslim belgesini taşıyan ve ül­kenin paylaştırılması için gereken her türlü kolaylığı taşımaktadır.

Sevr Antlaşmasına Göre Boğazlar

İtilaf Devletleri, Osmanlı’ya kabul ettirmek istedikleri Sevr Antlaşması’nı San Remo Konferansı‘nda belirlemiştir. Bu görüşmelere Osmanlı Hükümeti’ni temsilen Tevfik Paşa katılmıştır. Tevfik Paşa, Sevr Antlaşmasının imzalanması durumunda Osmanlı Devleti’nin sömürge haline düşeceğini ve bağımsızlığını tamamen kaybedeceğini bildirmiştir. Bu antlaşmanın imzalanmaması için birçok itiraz edilmiş; ancak bu itirazlar dikkate alınmamıştır.

Antlaşmayı bir an önce Osmanlı Devletine imzalattırmak isteyen ve toprakları paylaşmak isteyen Büyük Britanya, Yunanlıları kışkırtarak Anadolu içlerine girmelerini sağlamışlardır. Yunanlılar Anadolu’da Bursa, Balıkesir, Uşak ve Trakya’yı işgal ederken İngilizler de boş durmamış, Mudanya ve Bandırma’ya asker çıkarma faaliyetinde bulunmuşlardır. Bunların üzerine bu konu Osmanlı Saltanat Şurası’nda görüşülmüştür. Bu görüşmelerde şartları kabul etmeyen tek kişi Korgeneral Rıza Paşa olmuştur. Diğerlerinin şartları kabul etmesi sonucunda, Damat Ferit Paşa’nın da onayıyla Maarif Nazırı Hadi Paşa’nın başkanlık yaptığı heyet, Sevr Antlaşması’nı imzalamak üzere Paris’e doğru yola çıkmıştır.

Sevr'e göre Boğazlar, bütün ülkelerin gemilerine savaş zamanında dahi açık bulundurulacak ayrıca boğazlar on ülkeden oluşan bir Avrupa Komisyonu tarafından yönetilecek ve bu komisyonda Türk üye bulunmayacaktı.

Lozan ve Boğazlar

Lozan’da imza olunan en önemli belgelerden biri de, Türk Boğazları’nın statüsü ile ilgili sözleşmedir. Lozan Barış Sözleşmesi’nin 23. maddesi Boğazlar sorunu genel olarak yer almış ve Barış Antlaşması’na ek Lozan Boğazlar Sözleşmesi ile ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Lozan Boğazlar Sözleşmesi, Boğazlardan serbest geçişi, Boğazlar Komisyonunun kurulmasını, boğazların ve civarının askersiz hale getirilmesini hedef tutan ve Milletler Cemiyeti’nin de garantisini sağlayan hükümleri ihtiva eden 20 maddelik bir sözleşmedir.

Lozan Boğazlar Sözleşmesi üç ilkeye dayanıyordu.

1.      Boğazların askersiz hale getirilmesi

2.      Boğazlarda gemilerin geçişi kontrol etmek ve bu geçişleri Milletler Cemiyeti’ne bilgi vermekle yetkili bir Boğazlar Komisyonu’nun kurulması,

3.      Askeri bakımdan Türkiye için tehlike teşkil edecek bir duruma engel olmak üzere, Milletler Cemiyeti’nin, özellikle İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’nın garantisi sağlanması,  

Bu üç ilke, Türkiye için çok önemliydi. Kendi topraklarıyla çevrili Boğazlar bölgesine hâkim olamamak, gelecek tehlikelere anında müdahale edememek, müdahale edebilmesi için garantör ülkelerden izin almak, Türkiye için büyük endişe kaynağı oldu.

Montrö'ye Giden Yol

Milletler Cemiyeti’nin 17 Nisan 1935’de yapılan olağanüstü toplantısında Türk Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Boğazların silahsızlandırılmaya ilişkin maddelerinin iptalini istedi. Aras, değişen dünya koşullarında Türk Boğazları’nın silahsızlandırmasından dolayı Türkiye’nin güvenliği konusunda endişe duyulduğunu vurguladı. Bu bölge silahtan arındırılınca Türkiye’nin Batı savunmasında büyük bir gedik açılıyordu, bu nedenle Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden hükümlerin kaldırmasının gerektiğini savundu

Türkiye aynı meseleyi Eylül 1935’de yapılan Milletler Cemiyeti Güvenlik Konseyi toplantısında tekrarladıysa da sonuç alamadı. Türkiye bu yıllara kadar sürdürdüğü çeşitli diplomatik etkinlikler dolayısıyla kendi istediği doğrultuda genel bir hava yarattı. Aynı toplantıda Rus ve Yunanistan delegeleri Türkiye’nin görüşünün makul olduğunu vurguladılar. İngiltere’de Türkiye’nin Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin askerden arındırılması hükmünün değiştirilmesinin gerekli olduğuna inanıyordu. Bu yıllarda Avrupa’nın durumu gerek askeri gerek siyasal açıdan değişiyordu. 1923 yıllarından başlayarak silahsızlanmaya doğru bir eğilim gözlenirken 1930 yıllarından sonra silahlanma yarışı hızlanıyordu. Türkiye sonunda büyük küçük birçok devleti yanına alarak Boğazlar statüsünün değiştirilmesi gerektiğine inandırdı.

Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye’ye sağladığı güvence artık önemini yitirdi. Anılan güvence önemini yitirince de Boğazlar sürekli tehdit altında kalıyordu. Sözleşme dengeleri Avrupa barışı aleyhine bozulmuştu ve bu yüzden Türkiye Boğazlara tam egemen olmalıydı. Ayrıca Lozan Boğazlar Sözleşmesi, yalnızca savaş ve barış durumuna ilişkin düzenlemeleri öngörüyordu. Oysa yakın savaş tehlikesi altında bulunan Türkiye’yi koruyacak hükümler de yer almalıydı ve Türkiye’ye kendini savunma hakkı verilmeliydi.

Türkiye 1923’den 1936’lara kadar barışçı bir politika izledi, uluslararası anlaşmalara sadık kaldı. Değişen dünya koşulları, bu antlaşmanın yeniden gözden geçirilmesini gerektiriyordu. Ayrıca Türkiye bu statünün kendisine uluslararası bir sözleşmeyle verildiğini, değiştirirken de uluslararası bir konferans toplanmasını istedi ve bunu başardı. Türkiye değişen koşullar altında artık Boğazlar gibi stratejik bir konuma sahip noktasını güvence altına almalı ve rahatlamalıydı.

Türkiye bu istemi sağladı, İtalya dışında büyük küçük devletleri uluslararası bir konferans yapılmasına ikna etmiş ve hepsinden de destek almıştı. 10-11 Nisan 1936’da Türkiye Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliğine gönderdiği notalarda, Boğazlar rejiminin değiştirilmesine ilişkin şunları öne sürüyordu:

“Türkiye geçiş serbestisi ve askersizleştirmeyi öngören Boğazlar konvansiyonunu 1923’de Lozan’da imzalamaya rıza gösterirken, Avrupa’da genel durum siyasal ve askeri açıdan farklıydı, Türkiye o zamanlar yabancı kuvvetlerin işgali altında bulunan Boğazların askersizleştirilmesi talebini kabul ederken, askersizleştirmenin askeri açıdan Türkiye için hakli görülemez bir tehlike yaratmaması, kendisine verilen asgari garantilerin değerini iyice tartışmıştır.”

“Boğazlar rejimini düzenleyen hükümlere ayrılmaz biçimde bağlı güvenlik garantisi öngören 18. maddeye imzacı devletler o kadar önem vermemişlerdir ki, söz konusu garantinin askersizleştirme ve geçiş serbestisine ilişkin hükümlerin bütünleyici bir parçası olduğunu resmen teyit etmişlerdir.” Türkiye Cumhuriyeti “Boğazlar rejiminin Türk Ülkesinin dokunulmazlığı için kaçınılmaz olan güvenlik koşulları çerçevesinde ve Akdeniz-Karadeniz arasında ticari ulaştırmanın sürekli gelişmesi konusunda en liberal bir anlayışla düzenlemeyi amaçlayan bir anlaşma akdine hazır olduğunu” açıkladı.

Türkiye, oldubitti yaratmadan antlaşmalara saygı gösterdi, tüm yabancı basın ve politika çevrelerinde uygun bir ortam doğmasına zemin hazırladı. Montreux Boğazlar Konferansı 22 Haziran 1936’da başladı ve 20 Temmuz 1936’ya kadar sürdü. 20 Temmuz 1936’da imzalanan Montreux Boğazlar Sözleşmesi 29 maddeden oluşmakta olup, 4 eki ve bir protokolü vardır.

24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan’da imzalanan “Boğazların tabi olacağı usule dair mukavelename”nin yerine 20 Temmuz 1936 tarihinde Montreux’de imza edilmiş bulunan yeni mukavelenamenin tasdikine dair kanun” 31.VII.1936 tarihinde 3056 sayılı kanunla kabul edildi ve 5.8.1936 günlü 3374 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Türkiye’ye çok şey kazandırdı. Bu kazanımlar, ülkenin ve Boğazların güvenliğinin yanında uğraksız geçen ticaret gemilerinin beher net tonilatosu üzerinden Sağlık Rüsumu, Fener ve Tahlisiye ücretlerini, Altın Frank para biriminden peşin olarak alma hakkını getirmiştir. Montrö Sözleşmesi’nin 2’nci maddesi:

“Barış zamanında, ticaret gemileri, sancağı ve yükü ne olursa olsun, gündüz ve gece, aşağıdaki 3. maddenin hükümleri mahfuz kalmak üzere hiçbir merasime tabi olmadan Boğazlardan geçiş ve seyrisefain tam serbestisinden müstefid olacaklardır. Bu gemiler, Boğazların hiçbir limanında tevakkuf etmeksizin transit suretiyle geçtikleri takdirde Türkiye alakadar makamları tarafından cibayeti bu mukavelenamenin 1’nci lahikasında derpiş edilen rüsum veya tekaliften başka hiçbir rüsum veya tekalife tabi tutulmayacaktır.  Bu rüsum veya tekâlifin cibayetini tahsil etmek için Boğazlardan geçecek ticaret gemileri, 3’ncü maddede tasrih edilen merkezin memurlarına isimlerinin, tabiiyetlerini, tonajlarını, gidecekleri yeri ve nereden geldiklerini bildireceklerdir. Kılavuzluk ve römorkaj isteğe bağlıdır” hükmü yer almaktadır.    

Türkiye, boğazlardan geçişle ilgili fener, kılavuz ve römorkör ücretlerini artırmak istediğinde diğer ülkeler Montrö'yü bozma tehdidiyle karşı çıkmışlardır.

Bu ülkelerin bedava boğaz yolunu bırakıp yeni açılacak kanaldan ücret karşılığı geçmeleri mümkün müdür?

 

 

loading...
Yorum Yapın

Yapılan Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış